Açtığında çantasını..
Bir tek buzdolabı ,televizyon ve çamaşır makinesi çıkmıyordu!
Çantasının bir gözü gardıroptu..
Ütülü ütüsüz kıyafetler..
Traş bıçakları diş macunu,fırça..
Kitap,gazete,dergi..
Bir gözünde.. geçerken bir şehirden ötekine..
Bir önceki şehrin ekmeği,peyniri ve suyu bulunurdu!
Ama her gözünde yarım kalmış uyku kırıntıları..
Bir önceki şehre ait..
Geldiği şehre dair ise..
Yemyeşil taze umutlar.
Gittiği bozkıra yeşillikler götürüyordu..
Kimsenin “yeşermez” dediği yerde su oluyordu..
Griye boyanmış bozkırda mavi oluyordu..
Her daim elinde bir tutam yeşil bulunurdu.
Memleketin bereketli toprağı Niğde’den çıkışından mıydı acep;
Her şeye bol bakışı?
Kars’ta kütüğe mantar ekmeği düşledi..
Ardahan’da “Bol kurbağa var” dedi.
Iğdır’ı sanırım görmedi..
Görseydi kesin herkese bir tutam pamuk dağıtırdı, yeniden hatırlamaları için..
Evin önündeki boş tarlayı babama göstererek;
“Boş duruyorsun bileğine kadar toprağa gömsen kendini boyun uzar” demişti!
Taşı, toprak etmeye ikna ediyordu!
Ve taşa toprak olması için yardımda ediyordu..
Ve… biliyordu; taş birinin ayağına ötekinin başına bir gün mutlak değerdi..
Ama toprak..
Ne verirsen misli alınan bereketti..
Çay içtiği kahvehane de, yemek yediği lokantadan bize O’nu soruyorlardı:
“O arkadaş gitti mi, gelirse haberimiz olsun!”
“O arkadaş senin misafirinmiş, bir akşam al gel”
Gittiği her yerde bir dahasına hep aralık bir kapı..
Boş bulacağı bir iskemle
Ve karıştırılmak üzere bir demli çayı hep hazır bırakılmıştı!
Bir ay kaldığı evimizden ayrıldığında..
Ağzımızda azı diş yokluğunu yaşamıştık!
“Oğul” derdi bana..
Bende O’na “babalık”
Bir gün..
“Yav babalık gel seni Niğde’ye gönderelim bir evi barkı gör..
Sonra yine gelir..”
Lafı ağzıma tepti:
“Oğul çık aya bak.. ne benim evi görürsün.. ne eşi, ne çoluk çocuğu..
Ama üç deniz arasında deniz perisi gibi bu güzel ülkeyi görürsün
Bu deniz perisinin etrafına yayılmış ağzı kanlı, salyalı namussuzları da görürsün..
İşte o ülkeyi kurtarmadan ne benim ne senin balalarının huzuru var ne de güvenliği!”
“İçme” dediği cigarayı kendisi yaktı:
“Bu parti bana: ‘Kars’a git’ dedi.
Sende ‘Burada yeterince iş yaptık Ardahan’a git, dersen yarın Ardahan düzündeyim” dedi.
Partinin gönderdiği her yerde başını koyacak bir taş..
Üzerine çekecek bir ‘Selimi’ çulu olduğunu biliyordu..
Hep “Çatal Yürek” ten bahsederdi..
Bir çatal kendisi..
Diğer büyük çatal vatan için çarpmalıydı..
İlkokulu bitirmiş başka da okuyamamıştı..
Çatalın büyük yanı onu Milliyetçi Partiye götürmüştü!
“Ben profesörüm” diyen bir çok adamı mendil cebinden çıkarıyordu.
Gittiği Milliyetçi Partide vatan savunmasında oyuncak tabancaların kullanıldığını görmüş..
Atılan topların “İftar topu” olduğunu anlamış..
Havaya savrulan barutların ‘Mantar’ olduğunu kavramış..
Gerçek cepheye katılmıştı!
Bir suç varsa Anayasa Mahkemesi güvencesi altında olan Partisinin Genel Başkanı esirdi, Gladyo mahkemesinde..
Ve üstelik yüreğini narkozsuz söküp verecek kadar..
Çok sevdiği Genel Başkanı..
Düşmanı çıldırtan Kanal’ı bir gün önce baskın yemişti..
.. Ve Niğde’de..
Herkes aydınlansın diye Aydınlık’ı günlük dörtyüz kişiye ulaştırılmış..
Ve bunu parti kürsüsünden göğsündeki ak kıllarını gere gere söylemişti..
Ve bu tüm illere feyz olmuştu!
Aydınlık’ta son günlerde karartılmaya çalışılmıştı..
Tüm bunlar az gibi..
Genel Başkanı’nın yerine bakan ve partinin vicdanlarından
Genel Başkan Vekili de esir alınmıştı..
Kesin biliyorum:
Bu yük Niğdeli, Ulukışlalı Hüseyin Gökalp’e çok ağır geldi!
Tam bilmiyorum ama..
Sanıyorum o uyurken oldu..
Yoksa.. uyanıkken o yine bir yolunu bulur diklenir..
Dikelirdi..
Uykuda oldu..
O kalbi ancak Azrail o arada yakalayabilirdi..
Şimdi gözlerim bulut gibi..
Yağdı.. yağacak..
Bırakıyorum tüm vanaları, kıranataları..
Boşalsın senin girdiğin Niğde topraklarına..
“Belki yeşerir, yeni Hüseyin Gökalplar çıksın” diye..
Ağlıyorum!