Karslı Avukat TBB'de Sorunları Anlattı
25 – 26 Mayıs 2013 tarihleri arasında Ankara’da yapılan Türkiye Barolar Birliği (TBB) 32’inci Genel Kurulunda, Kars – Ardahan Bölge Barosunu temsilen TBB Üst Kurul Delegesi Av. Meryem Çetin bir konuşma yaptı. Av. Meryem Çetin aynı zamanda TBB Eğitim Merkezi Yürütme Kurulunda da görev almaktadır.
Kongrede, Kars – Ardahan Bölge Barosu adına konuşan Av. Meryem Çetin, avukatların sorunlarını dile getirdi. Birçok hukuk kökenli eski milletvekillerinde katıldığı kongrede Metin Feyzioğlu, Türkiye Barolar Birliği Başkanı seçilmişti.
447 delegenin katıldığı kongrede konuşan TBB Üst Kurul Delegesi Av. Meryem Çetin, Türkiye’nin hukuk ve demokrasi anlamında sınıfta kaldığı bir dönemde birlik yönetiminin daha bir önem kazandığını vurguladı.
Çetin, konuşmasında ayrıca zamanın ruhuna uymadan, avukatlık mesleğinde aysbergi andıran görünen ve görünmeyen yüzlerce sorununda, meslekten yana tavizsiz taraf olan, proaktif, aynı zamanda rejimin hukuk ve demokrasi anlamında zaafa uğratılmasına tepkisini de açıkça koyan bir birlik yönetimi istediklerine de dikkat çekti.
Belleten bir hukuk eğitiminden gelen bilen kişiler olarak düşündüklerini eyleme geçirmenin ne kadar sor olduğunun da farkında olduklarını dile getiren Çetin, konuşmasının başında Simon Rodriguez’in bir sözünde de örnek vererek,” Simon Rodriguez (Efsanevi Devrimci, Simon Bolivar’ın (1783-1830) Milli Eğitim Bakanı) “Bizim amacımız düşünmeyi öğretmektir. Belletmek, eğitmek değildir. Belletirseniz bilen kişiler yaratırsınız, düşündürürseniz yapan kişiler… “der.” Dedi.
MÜCADELE GELENEĞİ OLMAYAN BİR MESLEK GURUBUNA MENSUBUZ!
Avukatlık mesleğinin mücadele geleneği olmayan bir meslek gurubu olduğunu da dile getiren Çetin: “Ne yazık ki; bizler, gerçek ya da tüzel kişilerin haklarına kavuşmasında gerekli hukuki mücadeleyi verenler, kendi haklarımızı sağlamakta ve korumakta maalesef yeterli refleksi gösteremeyen, mücadele geleneği olmayan bir meslek gurubuna mensubuz. Barolar ve birlik yönetimleri geçmişten bugüne en temel mesleki sorunlarımıza çözümler bulmakta yetersiz kalmaktadır. Unutmayalım ki, kendi mesleğinin en temel problemlerini çözemeyen, meslek itibarını yükseltemeyen, sosyo-ekonomik sorunlarını çözemeyenlerin ülke sorunları ile ilgili inandırıcılığı ve ikna ediciliği de olamaz.” Dedi.
MESLEK ÖRGÜTÜ OLARAK İŞBİRLİĞİ İÇERİSİNDE OLMALIYIZ!
Kendilerini ancak güçlü bir örgüt yapısı ile kendilerinin koruyabileceklerine de vurgu yapan Av Meryem Çetin konuşmasında ayrıca şu ifadeleri kullandı:
“Başta hak ve yükümlülükler dengesinde, yükümlülükleri ve cezaları amaçlayan ve artıran, kazanılmış hakları görmezden gelen Avukatlık Kanunu ve ilgili mevzuatın hukuki, sosyal, ekonomik tüm haklarımızı sağlayacak şekilde baştan aşağı düzenlenmesi için mesleki örgütlerimizin ciddi bir işbirliği, inanç ve istekle çalışması, eylem planları ortaya koyması ve bunların hayata geçirilmesi için siyasal irade üzerinde, yasa koyucu üzerinde bir baskı gücü oluşturması gerekmektedir.
Bugün geldiğimiz noktada meslek adına yeni kazanımlar elde etmeyi bırakın mevcut kazanımlarımız elimizden alınıyor. Bizi besleyen temel kan damarları kesilirken seyirci kalamayız, kayıplar üzerine kazanımlar inşa edilemez.
Karar vermemiz gereken, ehlileşen ve razı olan mı olacağız, yoksa güçlü bir mücadele ile haklarımızın ve hukukun üstünlüğünün mücadelesini vererek eşyanın tabiatına uygun mu davranacağız?
En çok kazananımızda en az kazananımızda aynı gemideyiz ve gemi sürekli su alıyor. Bunu ne kadar görmezden gelebiliriz, yapısal sorunlarımız var ve radikal çözümlere ihtiyacımız var.
Bugün duruşma salonlarında şekli varlığımızla yetinilirken, savunma hoyratça zaafa uğratılırken sorunlarımızı ötekileştirip, seyirci kalamayız.
KUVVETLER AYRILIĞI, HUKUK DEVLETİNDE TEKNİK BİR AYRINTI DEĞİLDİR
Yargı erkinin, geri plana itilmesinin, bireyi; “özgürlük”, “güvenlik” ve “eşitlik” gibi temel gereksinimlerinden yoksun bırakıldığı, otoriter ve totaliter devlet ve toplum yapılanmasına götüreceği açıktır.
Kuvvetler ayrılığı kuramı, özde bir sınıf tasarımı olsa da zaman göstermiştir ki; yönetim alanında köklü bir kural olma özelliğiyle, demokratik yönetimle uyum içindedir. İlkenin en önemli özelliği sınırlı ve dengeli devleti yaratarak, sivil ve özgürlükçü sistemlere yaşama alanı tanımasıdır. Bu yüzdendir ki; kamusal bir zemin olarak, kuvvetler ayrılığı, çoğulcu demokrasinin ve hukuk devletinin kurucu öğelerinden biridir.
Sınırlı iktidarın anlamlı uygulamalarının nüvelerini içeren Eski Roma’dan, hak ve özgürlükler hareketini başlatan Magna Charta’ya, “bütün insanların, özgür, eşit ve bağımsız olduklarını, insanların topluma katılmaları nedeniyle vazgeçemeyecekleri, doğuştan getirdikleri haklarının olduğunu, siyasi iktidarların toplumların ortak yararlarını sağlamak için ortaya çıktıklarını, halka karşı sorumlu olduklarını temel alarak yasama, yargı ve yürütmeyi birbirinde ayıran 1776 Virginia Haklar Bildirisine, özgürlük, eşitlik ve kardeşlik üçlemesi ile doğal hakları, ulus egemenliğini esas alan Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisine, “mutlak iktidar” anlayışının olumsuzlukları neticesinde insanlığın, verdiği büyük mücadele sonucunda ulaştıkları ortak paydalardan bir kaçıdır. Bugün bu ortak paydadan çok uzağız. İnsanlığın ortak tarihinden süzülen değerler sisteminden, evrensel hukuk normlarından çok uzağız.
2. Dünya Savaşı ve sonrası diktatörlüklerinin temel referansı olmuş, Rousseau (Jean Jacgues)’nun, toplumsal sözleşme, genel irade, çoğunlukçu demokrasi, kuvvetler birliği anlayışından, John Locke, Montesquieu’nun çoğulcu demokrasi, kuvvetler ayrılığı anlayışına “Aydınlanma Çağı”nın temel referansı “Mutlak İktidarın” sınırlandırılması ve dengelenmesi olmuştur.
“DEMOKRASİYİ YOK ETME ÖZGÜRLÜĞÜ OLAMAZ”
Günümüzde demokrasiden anlaşılan sadece serbest seçimler değildir. Demokrasi, bununla birlikte, hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı, temel hak ve özgürlükler, çoğulculuk gibi bir değerler sistemidir. Bu değerler sistemi demokrasinin özünü oluşturur. Aynı zamanda, siyasal iktidarın keyfiliğe kaçmasını önleyici bir fren görevi de görür. Bu frenler olmazsa Alexis de Tocqueville’in (*) deyimiyle “çoğunluğun istibdadı“ doğar.
Liberallerin ağızlarından düşürmedikleri özgürlük konusunda pek beğendikleri ABD Başkanlarından Woodrow Wilson:
“……..Özgürlüğün tarihi hükümet gücünün artırılmasına değil, sınırlanmasına dayanır.” der.Yine, Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisinde; “insan haklarının, güvencesinin sağlanmadığı ve kuvvetler ayrılığının örgütlenmediği toplumlar anayasaya da sahip değildirler” denilir.Yapılacak Anayasanın, Asli Kurucu İktidar tarafından, ulus devleti, parlamenter rejim, kuvvetler ayrılığı, laik değerler sitemini içerir şekilde Atatürk Devrimleri ışığında hazırlanması elzemdir.
Aydınlanma Devriminin önemli düşünürü, İmmanuel kant; devleti, hukuk yasaları altında bir araya gelmiş insanların birliği olarak tasarlamıştır.
Antik Yunan’da özgür düşünceyi savunduğu ve düzeni rahatsız ettiği için ölüm cezası ile cezalandırılan Sokrates’ten, Fransa’da haksız yere suçlanarak, antisemitik nedenlerle ve basının büyük baskısı ile sırf yahudi olduğu için rütbeleri sökülerek, tutuklanıp yargılanan Dreyfus’a, Mccarthy dönemi Amerikası’nda (1950) başlatılan “cadı avı” nda komünist partisi üyesi oldukları ve ajanlık yaptıkları gerekçesiyle yargılanıp, idam edilen Rosenbergler’e haksız ve adil olmayan yargılamalar neticesinde dünya hukuk ve siyasal tarihi; hukukun üstünlüğünün, çoğulcu demokrasinin, kuvvetler ayrılığının, aydın ve hukukçu vicdanının ne denli hayati olduğunu anlamıştır.
Bugün ülkemizde yargıdaki temel sorun, hukukun üstünlüğü’nün, yargı bağımsızlığının sağlanması, adil yargılanma ve hukuk güvenliği sorunu olup, Hukuk Devleti ilkesi ağır yara almıştır. Bu temel sorunlar ortak akıl ve vicdanı sızlatmaktadır.”
Kaynak:Dinçer Aktemur