Küresel Medeniyet Krizi ve Çıkış Yolları

Küresel Medeniyet Krizi ve Çıkış Yolları
HAS Parti Genel Başkanı Prof. Dr. Numan Kurtulmuş, Kars Kafkas Üniversitesi (KAÜ) İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi (İİBF) Sosyal Düşünce Kulübü'nün düzenlediği “Küresel Medeniyet Krizi ve Çıkış Yolları” konulu panelin detayları.

 

İŞİN EHİLLERİ BİR BAŞKA OLUYOR
KAÜ Prof. Dr. Neclet Leloğlu Konferans Salonundaki “Küresel Medeniyet Krizi ve Çıkış Yolları” konulu panelin açılış konuşmasını KAÜ Rektör yardımcısı Prof. Dr. Mithat Şahin şunları söyledi:
Aslında baktığınızda hayatın kendisi bir öyledir. Her gün ve her yaşta bize bir şeyler öğretiyor. Ama biz eğitimi genelde üniversitelerde özellikle dershanelerde veriyoruz. Oysaki bazı konuları işin ehli,uzmanı,yetişmiş uzmanları tarafından aldığımızda çok daha kalıcı oluyor, öğretici oluyor. Bugün bu konuda çok şanslısınız çok önemli bilim adamımız Sayın Prof. Dr. Numan Kurtulmuşla zevkle dinleyeceğiniz bir ders alacağınızı düşünüyorum. Bu vesile ile ben de bazı konularda konuşmak istiyorum. Özellikle biliyorsunuz ki insan refahının arttırılmasında genellikle bilimsel yöntemler yada bilim kullanılır. Ama toplumların ilerlemesinde, gelişmesinde ve özellikle gelişmiş ülkeler arasına girmesinde siyasi irade tamamen söz sahibidir. Dolayısıyla bir ülke ne kadar iyi, ne kadar dürüst, ne kadar çalışkan, siyasetçi yetiştirirse o oranda kalkınacağına gelişeceğine inanmaktayım. Dolayısıyla belli bir düşünce lideri olmak özellikle benin yada benlik duygusundan arınıp biz olmayı kendi davasının adamı olmayı aynı zamanda uzun ve meşakkatli bir yürüyüşün sonucunda topluma ve davasına mal olmuş insanlar yetiştirmektir. Bilimle de siyasetle de öz değerlerimiz üzerinde yükselmemiz gerektiğine inanıyorum.
 
KARS’IN GAZİ KARS OLARAK ANILMASINI İSTİYORUZ
İstanbul Ticaret Üniversitesi Öğretim Üyesi ve HAS Parti Genel Başkanı Prof. Dr. Numan Kurtulmuş ise dersinde şu konulara değindi:
Uzun yıllar işgale karşı direnmiş bu topraklar Türkler, Kürtler, Terekemeler, Azeriler bütün unsurlarıyla savunulmuş gazi bir kenttir. Ümit ediyorum ki günün birinde başının önüne madalyasını aldığı gibi, beratını aldığı gibi Gazi ismi konulur Gazi Kars şeklinde tescillenmiş olur. Hakikaten bugün çok hasta olmama rağmen buraya koşarak geldim.Siz değerli kardeşlerimizle, öğrencilerimizle, sevdiklerimizle olmak her meşgalenin önünde ötesinde önem taşıyor.
 
ÇOK KAPSAMLI KRİZ
Bu konferansımızın konusu ‘Küresel medeniyet krizi ve ortaya çıkışı’ olacaktır. Çok kapsamlı bir krizdir. Çok farklı alanlarda sürmekte olan krizlerdir. Ve bundan sonra bir müddet daha devam edecek olan krizlerdir. Ve bu krizlerin kaynağı son 3 asırdır dünyayı yöneten değerleriyle, paradigmalarıyla, düşüncesiyle, kurumlarıyla, kuruluşlarıyla, yöneten modern batı değerleridir, batı dünyasıdır. İkincisi ise bu modern değerler çerisinde kalınarak bun krizlerden çıkışın yolu yoktur, imkanı yoktur. Çıkış yollarımızı düşünürken öz kültürümüzü kendi medeniyetimizin değerlerini iyi anlamak ve dünyaya bizim medeniyetimizin perspektifi bakımından bakış açıları bakımından yeni sözü söylemek, yeni bakış açıları söylemek, yeni çözüm yollarını göstermek durumundayız. Konferansımızın özeti budur.
 
TAM DA SİYASETİN DANİSKASINI YAPACAĞIZ
Bir siyasi partinin genel başkanıyım, buradan bazı arkadaşlar ‘A’ partisi yada ‘B’ partisi lehinde yada aleyhinde konuşacağımı öyle bir şey olmayacak. A şahsını yada B şahsını bir kimseyi karalamak yada övmek değil amacımız. Burada şahıslar üzerinde yada partiler üzerinde konuşmayacağız ama aslında genel olarak tam da siyasetin daniskasını yapacağız. Yani bizim medeniyet perspektifimiz hakkında dünyaya ne üreteceğiz, hangi sorunları nasıl çözeceğiz, bununla ilgili görüşlerimi sizinle paylaşmak istiyorum. Değerli arkadaşlarım bir medeniyeti incelerken aslında üç noktada medeniyeti ele alıp bakış açısını inceleyeceğiz. Bir medeniyetin nasıl bir medeniyet olduğunu, nasıl bir şekilde insanlara hitap ettiğini, anlaşılması 3 noktada o medeniyete bakmamızı gerektiriyor. Birincisi dünyaya evrene nasıl bakıyor? Sadece dünya değil aynı zamanda evrene bakmalı. İkincisi insana nasıl bakıyor? Üçüncüsü ise topluma nasıl bakıyor? Dünya Bankası, İMF’si, Birleşmiş Milleti, NATO’su dünyada bir takım kurum ve kuruluşlar var. Örneğin bugün dünya da Birleşmiş Milletlerin ve başka ülkelerin neden veto etme yetkisi vardır, bazılarının güvenlik konseyinde neden veto hakkı yoktur. İşte bugün bu gördüğünüz sadece sonuçtur. Bu sonucun ortaya çıkmasını sağlayan ise bir medeniyetin düşünce yadsımasıdır, onların düşüncelerinin temelindeki bakış açıları aslında bugünkü kurumları oluşturur.
 
MEDENİYET HAKİMİYETİ
Hangi medeniyet hakimse dünyada da o medeniyetin kurum ve kuruluşları hakim olur. Böyle baktığımız zaman evet 2 asırdır, 3 asırdır düşüncesiyle son yüzyıldır bütün kurumlarıyla dünyaya hakim olan modern değerler üzerinde yükselmiş olan batı dünyasıdır. Bu modern dünyanın dünyaya, evrene, bakışında çok ciddi şaşılık söz konusudur. O da eski bir kelime ama bilerek onu yazdım temellik duygusudur. Modern insan, modern düşünce, dünyaya ülkü olarak bakar evren bir ülkü olarak bakar. Yani bu kainat bu dünya bizim malımızdır. İstediğimiz gibi bundan istifade etmemiz lazım onun için Avrupa’nın bütün nehirleri kir akar, zehir akar. Brezilya’nın yağmur ormanlarını yok eder, uzayda şimdi en temel sorunlardan birisi uzaya fırlatılmış olan ticari amaçlı fırlatılmış olan uyduların ne yapılacağıdır. Batılı modern düşünce bununla ilgilenmez. Karın en fazla elde etmesi lazım şimdi elde etmemiz lazım dünya bizim malımızdır. Halbuki bizim medeniyetimizde biz dünyaya ve evrene temellik duygusuyla değil tevarüs duygusuyla bakarız. Bunu da bilerek tasdik ederek kullanıyorum. Tevarüs de mirastan geliyor. Dünya babamızın malı değil, bizim malımız hiç değil, dünya bize insanlar tarafından miras bırakıldı ve bizde en iyi güzel şekilde kendimizden sonrakilere bırakmakla yükümlüyüz.
 
“KIYAMETİN KOPTUĞUNU DUYSANIZ ELİNİZDEKİ FİDANI DİKİN”
Hz Peygamber (SAV) buyuruyor ki; ‘Kıyametin koptuğunu duysanız elinizdeki fidanı dikin’ böyle bir şey olur mu? Kıyamet koptu fidanı neden dikeyim. Ben başka bir şey söylüyorum size bu dünyada sizden sonra yaşayacakların hakkı vardır bu hakkı teslim edin. Dünya babanızın malı değil. Yer altı yer üstü bütün nimetlerinde bütün insanların ortak kullanıldığı ortak kullanımına açık bir yerdir. Birinci bakış açıda şaşılan bu evrene ülkü olarak bakıyor. Emperyalizmin kaynağı burasıdır. Orta çağdaki emperyalizmin, yeni çağdaki emperyalizmin, ve şimdi post modern emperyalizmin yada neokolizm dedikleri emperyalizmin kaynağı burasıdır. Irkçı olup Irak’ı işgal ederken, burnumuzun dibindeki ülkelerde cirit atarken oralara insanlara zulüm etmek için gelmiyor. ‘Bu pis Arapların bu petrolde ne işi var, bu sümüklü Araplar ne anlarlar bu işten.’ diyorlar ve buraya geliyor ve işgal ediyor. İşgal ederken 1.5 milyon insanın ölümüne göz kırpmadan şahit oluyor seyrediyor.
 
AHLAKİ DEĞERLERDEN DE BAĞIMSIZ BİR ALANDIR İKTİSAT
Dünkü emperyalizmi; Hollandalılar, Portekizliler, İspanyollılar Uzak Doğu, Asya’yı, İngilizler Hint kıtasını, Afrika’yı neden işgal ettilerse bugün de dünyayı işgal edenler aynı amaçla işgal ediyor. Bu dünya bizim malımız başkalarının bunda hakkı yoktur. Dolayısıyla birinci şaşılır bundadır. İkincisi insanın bakışındaki bakış açısındaki şaşılıktır. Bu noktada çok fazla modern düşüncede ki insan ile ilgili onlarca şey söylenebilir. Ben sadece bizim konuyla ilgili iki şeyi söyleyeceğim. İktisat okuyan arkadaşlarımız bilecekler modern insan modern iktisadın insan tipi homegsepustur. Yani iktisadi düşünen insan tipidir. Sınırsız bir tamahkarlık vardır, ahlaki değerlerden de bağımsız bir alandır iktisat. Ahlaksızdır demiyorum ama ahlakla ilgilenmez. Nerden kazanıldı, nasıl kazanıldı, ne kadar kazanıldı bunlarla ilgilenmez kötü yollarla yan yollarla kazanılmış 10 lira alın teri helaliyle kazanılmış 9 liradan iyidir. Modern devletlerde bu kazancın nasıl kazandığıyla ilgilenmez bizim vergi dairelerinde yazar ya vergilerden elde edilen kazanç kutsaldır, ne kadar vergilendirilirse devlette bunla ilgilenir. İnsana bakış açısındaki ikinci şaşılık ise ayrımcılık meselesidir. Modern düşüncenin tarihi düşünce kökleri bakımından iki ana damar var. Birisi grogramer damarı yani Yunan- Roma kökleridir. İkincisi cirokresik dediğimiz Hıristiyan- Yahudi kökleridir. Roma ve Yunan kökünden gelen mesela kölelik spartagus filmini izliyorsunuz herhalde bu film iyi bir siyaset filmidir. Orada görüyorsunuz kölelik sistem kölelik üzerine oturtulmuş, üstün ırk üzerine oturtulmuş. Yunanda da aynı şekilde Roma da da aynı şekildedir. Ayrıca ilkel insan kavramı primit insan, barbar insan, ilkel insan hiçbir Doğu medeniyetinde ilkel insan kavramı yoktur. Batı medeniyetinin kökünde kendisini ayırmak için üstün görmek için kullandığı kelimelerden birisi ilkel insandır.Bu aynı zamanda Yahudi- Hıristiyan kökünden geliyor.Ayrıca ağırmışlık meselesi var filmlerde yine görüyorsunuz. Hıristiyan inancına göre çocuklar suçlu olarak doğar vaftiz edildikten sonra arınırlar. Dolayısıyla bunun temelinde işin aslından gelen düşünce yapısından gelen farkında olsun yada olmasın Batı modern insanın zihninde ayrımcılık yerleşmiş kökleşmiş durumdadır. Bu ya kölelik şeklinde, yada üstün ırkçılık şeklinde ya arınmışlık şeklinde yada ilkel toplumları tanımlama şeklinde ortaya çıkıyor.
 
DOKTORA TEZİNE BUSH’UN ‘AYRIMCILIK’ ÖRNEĞİ
Eğer ilerde doktora yapmak istiyorsanız sayın baba Bush’un konuşmalarındaki ayrımcılık üzerine onlarca doktora tezi yapılabilir. Adam bu devir de bu çağda 21. yüz yılda bile bunları kullanmıştır. Topluma bakış ise modernize dediğimiz modern toplum dediğimiz şey ise dört temel değer üzerine oturuyor. Dört sütun üzerinde bir kubbenin yükselmesi bunlardan birincisi bireyciliktir, bireycilik her koyun kendi bacağından asılır lafı var ya tam modern bir laftır. Bu laf herkes kendi başına kalsın hiçbiri diğeriyle ilgilenmesin modern düşüncede kamusal fikri yoktur. Yani kamu fikri yoktur. İkincisi rasyonelliktir, herkes akılcı olarak düşünür çıkarını en yükseğe çıkarmak ister. Üçüncü temel direği ise toplumların sürekli geliştiğidir, modern toplum meselesi buradan doğuyor. Toplumlar sürekli gelişir, sürekli ileriye doğru gider, bir sonraki bir öncekine göre ileridir. Çağcılık ya da çağdaşlık kavramı buradan gelmektedir. O zaman birkaç tane örnek vermek durumundayız. Şimdi bizim Güney illerimizden gelen arkadaşlarımız vardır. Antalya civarından gelen arkadaşlar Antalya’da kaşyıllı kep ovayı biliyorsunuzdur. Oralarda toprağın altında öyle şehirler vardır ki bugün bile o şehirlerin aynısını yapabilmek oldukça zordur. Bizim Siir’ten tillo’dan gelen arkadaşlarımız var Siirt de bulunan evvel İbrahim Hakkı Hazretleri kendi hocasının kabri başına öyle bir trigometrik bir hesapla yılın ilk güneşini yansıtmış. Bendeniz 1995 yılında eşimle beraber gitmiştik. Bizden bir hafta evvel de NASA’nın uzmanları gelmişti. Adamlar araştırmışlar etmişler ki biz elimizde ki trigometri bilgisiyle astronomi bilgisiyle bu hesabı yapamıyoruz.dağın tepesinden ışık doğuyor aynalarla iki-üç dakika da onu hocasının kabrine yansıtıyor. Yada gidin bugün Mısırda ki piramitlerin statik hesabını yapın. Yada Yemen’de Milattan önce yapılmış bugün 8 katlı 9 katlı yapılmış gökdelenler var. Kışın da eksi 40 derece de içerisi 20 derece yazında aynıdır. Şimdi hangisi güzel dünyanın hangi şehrine giderseniz gidin estetik eserlerin, eski binaların yerine yeni binalar.
 
İSTANBUL’UN GÜZELLİĞİ
Gelin İstanbul’a ne kadar güzel eser görüyorsanız Bizans’tan kalmış, Osmanlıdan kalmış yeni kibir kuleler çirkin devasal kulelerde post modern insanların diktiği acaip binalar olarak görülür. Gidin Avusturya’ya aynı şey, gidin Londra’ya aynı şey dünyanın her yerinde aynı başka ülkelerde aynıdır. Hangisi daha ileri, daha gelişmiş, modern düşüncenin bir yanılgısıdır. Önce ki geridir biz ileriyiz çağdaşlık modernitenin üçüncü direğidir. Dördüncüsü ise karşı devletçilik yada sekülerizm diye adlandırılan ve Türkiye’de yanlış anlaşılmış bir iştir. Türkçede laiklik yada reasite diye tercüme edilmiştir. Bu kavram Fransız ihtilalinin çıkardığı bir kavramdır ve seküleriz biliyorsunuz Fransız Devrimi öncesinde halk köle onların üstünde aristokrat bir kesim var. Aristokratlar her türlü gücü elinde bulunduran, insanları eziyorlar, insanları sömürüyorlar. Sonra bu sömürmeye dinsel bir meşruiyet veriyorlar. Kilise iyi yapıyorsunuz efendim diyerek aristokrasinin payandalığını, koltuk değnekliğini yapıyor. Aristokrasiye bir meşruiyet kazandırıyor, aristokrasi de buna karşılık bol miktarda kiliseye mal veriyor. Bugün bile Vatikan’ın çok güçlü olmasının biri ta Orta çağdan kalma zenginliktir. Eğer vaktiniz olursa “gönül” adlı filmini mutlaka izleyin. Bu kilise ile aristokrasi arasındaki ilişkiler. Peki Fransız halkı ne yaptı? Fransız halkında halk ayağa kalktı mücadele etti, bu kilise ve aristokrasi arasındaki ilişkiyi kesti. Yani din adına devlete meşruiyet vermemektir. Sekülerizm bu demek din adına devlete meşruiyet vermemektir. Ama giderek kantarın topuzu o kadar kaçtı ki dine ait olanın maneviye ait olanın toplumsallıktan bütünsellikle dışlanmasının ve maalesef Fransız dediğimiz laiklik bu şekilde uygulandı.
 
KAMUSAL ALAN
Kamusal alan dediğimiz tartışma buradan gelmektedir. Az önce başörtülü bir kardeşimizin bizi burada takdim etmesi çok hoşumuza gitti. Türkiye bu kamusal alan tartışmasını o kadar yanlış anlamış ki ama kamusal alanda dinin göstergesi olmaz diyerek hınçlarını bir takım geri kafalı adamlar 17-18 yaşlarındaki kızlarımızdan çıkardılar. Şimdi çok şükür bu yanlış filen olarak da düzeltildi. Ümit ediyorum üniversite öğretim üyesi olarak söylüyorum yasal olarak da düzenlenir ve düzeltilir bu yanlışlıktan dönülmüş olur. Kamusal alanı kim belirliyor? Kamusal alan öyle gösterildi ki dine ait hiçbir şey bu alana giremez. Eski Cumhurbaşkanlarımızdan birisi aynen şunu söylemişti bir yerde; Bizim halkımız öyle bir şekilde İslam’ı yaşar ki İslam’ı toplumsal hayat da günlük yaşamında hiç yansıtmaz’ hiçbir din ister semavi dinler olsun ister gayr-i semavi dinler olsun Budizm, Hinduizm gibi dinler olsun ya da Müslümanlık, Hıristiyanlık, Yahudilik gibi dinler olsun günlük hayatta görülmeyen hiçbir din olamaz. Dolayısıyla bu da modernizmin çok temelli yanılgamalarından birisidir. Dini günlük hayata sokmama meselesidir. İşte modernizim dediğimiz şey bu 4 direk üzerinde yükselir. Bu değerler üzerinde kurumlar kuruldu, dünya şekillendi. Türkiye’deki modernite ise maalesef çok yanlış şekilde anlaşılarak sadece şekilden ibaret görüldü. Mutlaka Cemil Meriç’i okumanızı tavsiye ederim Türk modernleşmesiyle ilgili çarpıklıkları çok güzel şekilde anlatıyor. Şerif Mardini mutlaka okumalısınız Türkiye’de modernleşmenin ne kadar sakat olduğunu gösteriyor. Şehberder diyor ki Osmanlının çöküş zamanı bizde diyor bir Fransız gibi içki içenimiz, İngiliz gibi yapanımız var; ama bir zıhlımız yok, bir uçak mühendisimiz yok, şuyumuz yok, buyumuz yok diyor. Yani Türkiye’de modernleşme sadece şekilden ibaret anlaşıldı. Bu millet Avrupa gelişti, batı gelişti, biz batılılaşırsak adam oluruz sandılar. Köklerimizden ne kadar uzaklaşırsak öyle bağımızı ne kadar kesersek o kadar bizde adam oluruz denildi ve modernlik lafı çok yanlış anlaşıldı.
 
MODERN DEYİNCE NE ANLIYORSUNUZ?
Şimdi gidelim Kars’ın merkezine 10 kişiye soralım; veya siz arkadaşlarınıza çevrenize sorun modern deyince ne anlıyorsunuz? Felanca hanımefendi çok modern bir kıyafet giyiyor, felanca iş adamının iş yeri çok modern döşenmiş, bunları duyuyoruz. Ama modernlik kılık kıyafette, masa sandalye ile takım elbise ile olacak bir şey değil zihinde bitiyor. Bizimkiler ise sadece batının şeklini almaya çalıştılar. Bunlar ileriye gittiler, geliştiler biz de öyle olalım. Bu memlekette 1752 yıllarına kadar Türkiye radyo ve televizyon programında Türk sanat musikisi çalınmıyordu. Çünkü bu geri bir milletin geri müziğiydi. Bizim modernleşmemiz için bizim adam olmamız için şunun gibi bunun gibi olmamız lazım. Bunu Kars’taki gariban halka dinletmemiz lazım. Bu ülkede cumhurbaşkanlığı yapmış bunu Kars’ta mı Ağrıda mı 28 Şubat sürecinde böyle bir salonda cumhurbaşkanlığı senfoni orkestrasıyla konserini verdikten sonra ayağa kalkıp işte çağdaş Türkiye, modern Türkiye bu dediğini unutmuyoruz. Siz modernliği senfoni orkestrasında görüyorsunuz. Hep kabuk bu söylediklerimiz. Şehberder dediği gibi onlar aya giderken biz yaya kaldık. Fizik mühendisi yetiştirdik mi, uzay adamı yetiştirdik mi, biz kendi silahlarımızı yapabildik mi, biz kendi kalkanımızı sağlayabildik mi, bir tarımcılık yapabildik mi, Türkiye’de modernleşiyoruz diye ahkam kesenlerin hangisinin Türkiye’nin gelişmesinde bir katkısı olmuş. Aynı şekilde da biz Osmanlının son döneminde meşrutiyetle, Tanzimat ile başlayan bir süreçtir. Avrupa’ya adam göndermişiz bildiğiniz o meşhur adamların çoğu Fransa’da okumuştur. Doktoralarını almışlar ne konuda doktora yapmışlar, küçük gördüğümden değil Fransız dili edebiyatı alanında yapmışlar. İtalyan heykeltıraşlığı alanında yada İngiliz bilmem nesi alanında doktora yapmışlar iyi yapsınlar kardeşim güzel de gelmişler sadece onların şeklini kabul almışlar Fransa da onlara diploma verirken altına b,ir damga vurmuş bu şart diplomasıdır batı da geçmez. Bizimkiler afrayla tafrayla milletin tepesine gelmişler şalvarlılar ellerine asırlılar oturmuşlar ne anlarlar bunlar geri millettir diyerek milleti suçlamaya başlamışlar. Aynı döneme bakıyorsunuz, Japonya’da meji restorasyonu Japonlar’da batıya adam göndermiş. Adamlar batıya gitmiş nasıl köprü yapılır onu öğrenmişler. Nasıl fabrika kurulur onu öğrenmişler, nasıl uzaya çalışmaları yapılır onu öğrenmişler kendi kültürlerinden bir şey kaybetmeden gelmişler duydukları ilmi, hakikati kendi ülkelerine adapte etmişler ve büyük Japon kalkınması olmuştur.
 
MAALESEF TÜRKİYE’NİN MODERNLEŞMESİ ÇOK CİDDİ ŞEKİLDE YANILGILI ŞEKİLDE MUTLAK MANADA BATILILAŞMA ŞEKLİNDE ALGILANMIŞTIR
Maalesef Türkiye’nin modernleşmesi çok ciddi şekilde yanılgılı şekilde mutlak manada batılılaşma şeklinde algılanmıştır, taklitçilik şeklinde algılanmıştır. Bugün de bu şekilde devam etmektedir. Her medeniyetin bir altın devri vardır. Batı devrinin altın dönemi 20. yüzyıldır. 20. yüzyıl fiilen bittiyse de etkileri hala devam ediyor, siyasi etkileri dolayısıyla devam eder. Bu 20. yüzyılı üç döneme ayırmak mümkün birincisi birinci dünya savaşı sonrası, imparatorluklar çözüldü küresel paylaşma yapılmaya başlandı Avrupa odaklı yeni bir dünya kuruldu 1. dünya savaşıyla 2. dünya savaşı arasındaki dönem bu dönem kavganın çekişmenin yaygın olduğu dönemdir. İki büyük idealizm bir tarafta Faşizm diğer tarafta komünizmin olduğu Avrupa ve çok hızlı gelişmiş olan milliyetçilik var. Fransız milliyetçiliği, İngiliz milliyetçiliği ve kargaşalar bitmediği için ikinci dünya savaşı başladı. İkinci dünya savaşından sonra bugünkü gördüğümüz bütün kurum ve kuruluşların tümü kurulmuş. 2. Dünya savaşından sonra dünyanın hakimi ABD olmuş ve onların müttefikleri olmuştur. 2. dünya savaşı 1945 bitimi 1990 soğuk savaş bitimi 1945-1990 arasındaki bu 45 yıllık süre soğuk savaş dönemidir. Soğuk savaştan kastımız şu fiilen bir savaş yok ama bir tarafında Rusya’nın bir tarafında Amerikanın olduğu bir güç dengesi var. ve dünya bu dengeye göre ikiye bölünmüş durumdadır. Orta doğu, Avrupa ikiye bölünmüş vaziyettedir, yine Latin Amerika ikiye bölünmüş vaziyette Amerika ve Rusya yanları ikiye bölünmüş vaziyettedir ve Amerika Rusya adına kavga ediyorlar.
 
ÜZÜLEREK İFADE EDİYORUM Kİ SOĞUK SAVAŞTAN EN ÇOK DİLİ YANAN ÜLKELERİN BAŞINDA DA TÜRKİYE GELİR
Üzülerek ifade ediyorum ki soğuk savaştan en çok dili yanan ülkelerin başında da Türkiye gelir. 1960-1970 yıllar Türkiye için soğuk savaşın gönüllü askerliğiyle geçirmiş olduğu yıllardır. Çok ağır bir laf söylediğimin farkındayım ama bu dönemde binlerce Türk vatandaşı toprağın altına girmiş durumdadır. Bu sağcıdır, bu solcudur diye insanları birbirine vurdurttular. İbreti alem olsun diye belki çoğunuzun bilmediği 1969 meşhur kanlı Pazar olayı Amerika’nın meşhur filosu İstanbul’a gelmiş Türkiye o sırada soğuk savaş yaşıyor halk bölünmüş siyaset bölünmüş geniş muhafazakar dindar kitlelere Rusya dinsiz, allahsız, komünist bir ülke olduğu için Rusya karşıtlığı dolayısıyla dindar ve muhafazakar kitleler dolayısıyla komünizm karşıtlığı düşmüş. Dolayısıyla çaktırmadan bir Amerikan yandaşlığı ortaya çıkmış, solcu idealist gençler de anti emperyalist karşıtlığını yapıyorlar çok değişik bir gündür. Ama soğuk savaş bu şekilde bizim toplumumuzu da böldü. Şimdi de Suriye ile aramızda sorun var. Önceden aramızda mayın tarlaları vardı size soruyorum Suriye ile olan mayın tarlaları kime ayırıyor? Yani Suriye’deki Ahmet halasının oğlu Mehmet karşı taraf da her sene televizyonlarda görüyorsunuz insanlar bayramlarda tel arkasından birbirlerine hediye atıyor. Suriye ile Türkiye arasındaki o mayınlı araziyi yıllardır Türkiye Suriye’ye ayırmıyor. Amerika ile Rusya’ya ayırıyor bizlerde onlar adına kendi arazimize mayın döşedik. Bu soğuk savaşın 45 yıllık sürecin de bütün dünyada bazı gelişmeler görülür. Bunların en başında gelen şey sanayileşmedir. Soğuk savaşta Rusya yani sosyalist blokta, Amerika tarafında hür dünyayı da Avrupası, Latinliği hep sanayileşti.
 
MAALESEF TÜRKİYE’DE KARANLIK BİR YER SANAYİLEŞMESİNİ ENGELLEDİ
Ama maalesef Türkiye’de karanlık bir yer sanayileşmesini engelledi. Bunu bilmeniz gerekir, Türkiye’nin aydınları gelecekleri olarak bunları bilmeniz lazım. Bir hikaye değil aman bunlara üzülün içiniz acısın diye söylemiyorum, hatta kendinize güvenin diye söylüyorum. Birkaç tane örnek vereceğim. 1938 Nuri Demiray ilk yerli uçağı yapan adamdır Kayseri de 1938 yılında uçak fabrikasını kurmuş, kendisi Sivas Divriğlidir. Uçağı uçurmuş yabancı devletlerle uçak uçuş anlaşması yapmış ama Türkiye’nin karanlık odası 1940 yıllarında Nuri Demir fabrikası kapatılmış. Bununla ilgili kitaplar var okumanızı tavsiye ediyorum. 2012 yılında Türkiye uçak yapacak mı hala bunu tartışıyoruz. Yerli helikopter yapalım bunun tartışmasını yapıyoruz. 1950 yılların başında Türkiye’de otomotiv sektörü geliştirilecektir. İlk girecek firma Volvo firması ama karanlık oda yine devreye girdi. Anadol tarzı araba kaza yaptığı zaman hele dağ yollarında kaza yaparsa keçiler kaportasını yerdi. Çünkü kaportası samandan yapılmıştı. Bu millete Anadol diye sattılar. Yetmedi Tofaş diye teneke sattılar. Karanlık oda 1950 yıllarında otomotiv sanayisi kurmasını engelledi. Teknolojinin güzellikleri böyle işte. Gelelim 1978 yılına Türk Uçak sanayisi (TUSAŞ) anonim birliği İtalyan Tornedo firmasıyla birlikte iki firma finale kalmıştı. İngiliz halk firması ve İtalyan Tornedo firmasıdır.
 
ÜRETİMDE SANAYİDE GELİŞMİŞLİKTE HEP GERİ KALMIŞIZ.
İtalya Tornedo firmasıyla anlaşma imzalanacak, masalara oturuldu. Pastalar, börekler alındı. Türkiye’de yerli uçak sanayi kurulacak. Savaş uçakları yapılacak F16 mudail, bir uçak. İtalyanlar geldi en üst düzeyde, TUSAŞ genel müdürü Mehmet Akyurt, sonra profesör Yavuz bey, hatırlıyorum adamlar bıraktılar gittiler Türkiye’yi terk ettiler. Aynı Nuri Demiray gibi.Bu tarafta bizimkiler masada geleceğin Türkiye savunucuları, karanlık odadan bir telefon anlaşmayı iptal edin, masadan kalkın. Peki Türkiye 2012 geldi hala savaş uçakları yapmaktan bahsediyoruz. İlk savaş uçağı denememiz F16 ların 1987 de yani o anlaşmadan 9 yıl sonra başlamış oda akamete uğramıştır. Maalesef başarılı olamamıştır. Böyle bir çok örnek verebiliriz. Şimdi 2012 yılındayız İsrail’le Heronlar alıyoruz. Türkiye’de Baykan isimli bir firma iki şirketten oluşan bir korsansiyum Türkiye’de yerli Heronları yaptı. Bunlardan Türk silahlı kuvvetlere de verdi. Dış ülkelerle de bu ruhsat işini yapıyor. İsrail’in ürettiği Heronlardan daha kabiliyetli, çok daha ucuz, çok daha kuvvetlidir. Ama bir türlü açılmıyor, 50 bin kişinin önü tutuluyor. Adamlar girdikleri, girmediklerine pişman oluyor. Niçin çünkü biz Amerikalılardan prodetörler alacağız ya ondan. Bu karanlık oda böyle bir oda Türkiye’nin sanayileşmesine engel oldu.1960-67 yılları arasında 7 yılda Japonya 50 yıl mesafe aldı. 1960 yılındaki Türkiye ile Japonya ve Güney Kore aynı seviyededir. Ama üretimde sanayide gelişmişlikte hep geri kalmışız. Gelelim işin azim tarafına. O dönem de Türkiye sanayileşsin diye uğraşanlara hep bunu söylemişler. Kardeşim ne sanayisi, neden sanayi ile uğraşıyorsunuz. Siz tarım hayvancılıkla uğraşın Anadolu toprakları buğday, arpa, yulaf ekin. Koyun, keçilerinizi, sığırlarınızı otlatın diyenler bunlar ne gariptir ki şimdi bize aman sakın tarımla uğraşmayın diyor. Tarım ve hayvancılık stratejik bir hal almış durumdadır. İşte Kars hayvancılığın merkezi olan bir ilimiz, büyükbaş hayvan sayısı 1980 den bu yana yaklaşık yarı yarıya düştü. Manda sayısı onda bire düşmüş. 1980 yılında16 milyon büyükbaş hayvan sayısı var şimdi 11 milyon, 24 milyon koyunumuz var şimdi 12 milyon, 1 milyon mandamız var, şimdi 10 bin bunları yapmayın neden yapmayacağım, elin oğlusu gelip burada angusu satacak ta ondan.
 
KARS’IN KÖYLÜSÜ SEN NEDEN UĞRAŞIYORSUN?
Güya piyasa sen neden uğraşıyorsun bununla Kars’ın köylüsü sen neden uğraşıyorsun? Sen uğraşma dünya bir liberal pazardır biz başka yerden getiririz. Sen en pahalı mazotu kullandırtacaksın köylüme, en pahalı yemi, ötekisi devletin her türlü imkanıyla önünü açacak besleyecek büyütecek ve onlarla küresel ortamda rekabet edeceksin. Dün her tarafa şeker pancarı ekin etrafınıza çok güzel yakışıyor diyenler bugün size şeker pancarı ektirtmiyorlar çünkü; gelecek carl bey efendi gelecek burada şekerini tatlandırıcısını satacak da bu yüzden. Dün size ne kadar zordur ekimi, toplanması bütün bu memlekette Karadenizde, Doğu Anadoluda , Malatya çelikan, Bitlis tütünü, Samsun termes tütünü, dünyanın en iyi tütün üreten bu memleketlere sakın üretmeyin. Neden ? çünkü plisp bey gelip burada tütününü satacak da o yüzden. Bu fakir 4 eylül 2000 tarihinde Sivas’ta kapalı spor salonunda şu sözleri söylediğimi hatırlıyorum. Bir gün gelecek ve mahallelerinizin arkasındaki bakkallara gittiğiniz zaman Samsun sigarası bulamayacaksınız, Maltepe sigarası bulamayacaksınız, ama aynı mahallede fılip molerin sigara satan aracını görecek ve onların sigarasından alacaksınız. O gün tarımla uğraş diyordu şimdi başka bişey, sanayileşme dönemi maalesef Türkiye’de heba edilmiştir.
 
SOĞUK SAVAŞ DÖNEMİNDE EN ÖNEMLİ SORUNLARDAN BİRİ DE SİLAHSIZLANMAYDI
Türkiye bundan yeterince istifade edememiştir. Soğuk savaş döneminde en önemli sorunlardan biri de silahsızlanmaydı. Gerilim ve tutuklaşma fevkalade ciddi şekillerdeydi. 1970 yıllarındaki petrol krizleriyle birlikte dünya yeni bir döneme girdi. Petrol krizlerinin bizim açımızdan şu önemin var. petrol krizleriyle birlikte Batı dünyasının bakış açılarının teksif ettiği yer Türkiye başta olmak üzere İslam ülkeleri oldu. Ve sonuçta 1980 yılların da ise küreselleşme ve yüksek teknolojiyle dünya ekonomisi tekrar yapılanmaya başladı. Geldik 1990 bu yıllar da batı medeniyetinin dönüm noktası en yüksek noktadadır. Berlin duvarı yıkılmış, sosyalizm küresel boyuttan çıkmış, liberal kapitalizm her yere hakim olmuştur.
 
HER YERDE BİR İSLAM DÜŞMANLIĞI OLUŞTURULMUŞ
Tek başına batı dünyasına hakim ve hemen arkasından yeni dünya düzeni diye bir şey yeni bir dünya düzeni kurulacak bu düzen içerisine barış ve adalet gelecek. Ne diyordu yenidünya düzeni diyenler? Artık gerilim olmayacak, çünkü bir tarafı komünizm bir tarafı kapitalizm olan bir dünya yok, silahlanma olmayacak, bütün dünya ülkeleri demokratikleşmeye başlayacak, dünya küresel bir köy halini alacak, Kars Cumhuriyet lisesindeki öğrencimiz basacak internete bir şey bilgi paylaşacak, savaşlara harcadığımız paraları barışa insani gelişmelere harcayacağız. Çok güzel değil mi, yeni bir dünya kuruluyor, yeni bir düzen kuruluyor savaş yok, insanlık var, barış var, adalet var, Amerika’nın falanca köyü ile Kars’ın falanca köyü arasında bir fark olmayacak. Hadi kurun rakibiniz yok, elinizi tutan yok, ayağınıza mani olan yok. Ama batılı adamlarından biri çıkıyor diyor ki Amerikalı bir adam bizim zıt düşünürümüz olmadan bir düşünemeyiz. Bir kötü olması lazım, buna siyaset biliminde ( cadı) ideolojisi diyorlar. İlkel barbar şeytan olması lazım ki bir iyi olsun, komünizm güzel eski bir şeytandı, şeytansız bir batı dünyası olamazdı. Yeni bir düşman isteniyor ve bununda İslam olması gerektiğini düşünüyoruz. Her yerde bir İslam düşmanlığı oluşturulmuş. Papa Hz peygambere canı sıkıldığı için hakaret etmiyor bir İslam düşmanlığının alt yapısını oluşturuyor. Yada Danimarka’da peygamberimize hakaret eden karikatürler çizdi bunlar peygamberimize karşı değil İslam felsefesine karşıdır. Geldik 2012 yeni bir dünya düzeninden bahsetmek mümkün mü ? Keşke söyledikleri gibi bir düzen olsaydı maalesef yeni dünya düzensizliği mevcuttur, dünyanın hiçbir yerinde düzen ve istikrar yoktur. Bunu bir karamsarlık yada kötümserlik olarak değil bir dünya tablosunu söylüyorum. Sadece Orta Doğu, Latin Amerika kaynamıyor, bütün dünyada bütün ülkelerde ciddi sorunlar, problemler var onun için bu kerizler ortaya çıkıyor.
 
KÜRESELLEŞMEDEN İSTİFADE EDENLER VE ETMEYENLER ARASINDA ÖNEMLİ FARKLAR VAR
Bugünkü dünyanın geldiği noktada asimetrik küreselleşme, küreselleşmeden istifade edenler ve etmeyenler arasında önemli farklar var. Size Amerika ile Afrika arasındaki farktan söz etmeyeceğim çünkü; Amerikanın kendi içinde de farkları var. En basidi bilgisayar o yoksa ben nasıl küreselleşeceğim. Silahsızlanma o bir köşede dursun artık silahlanma yarışı ortaya çıktı. Silahlara verilen para insanlara verilse aç açık kimse ortada kalmayacak. Küresel vatandaştan, küresel ayrımcılığa geldik. Artık diyin ben Amerika’ya gezmeye gideceğim Erzurum konsolosluktan onay alın kaçınıza vize verilecek ; en fazla birkaç kişi oda babasının parası tapusu olursa , en basitin den gezme hakkında küresel ayrımcılık var. Yoksulluk ve gelir dağılımındaki adaletsizlik, insanlık tarihinin hiç olmadığı kadar kötü bir dönemdedir. Bundan birkaç zaman önce 7 milyar bir nüfus oldu bana kalsa dünya 70 milyonu da kaldırır ama problem insanların fazla olması değil ; kaynakların adaletsiz bir şekilde sömürülmesidir. Bu 7 milyar insan arasından yaklaşık yüzde 40 ı günde 2 dolarlık para ile geçimini sağlıyorlar. 2 dolar içerisinde yeme, içme, salık, eğitim hepsi var böyle bir adaletsizlik dünyanın hiçbir tarihinde görülmedi. Bu tablo beklenen bir tabloydu, modern değerler üzerinde bir dünya kurarsanız geleceği nokta burasıydı. Güç dengesi üzerine kuracaksınız kim güçlüyse o olacak. Modernizm ve etkileri Türkiye’de de sürmekte ve etki etmektedir. Hem düşünce alanında, hem siyasal paradigmalarında iki temel problem vardı. Birincisi modernizmi şekilcilik olarak algıladık, senfoni dinlersek modern oluruz, yok papyon takarsak modern oluruz sanıyordu. Şapka takarsak sembol olarak modern oluruz. İkincisi zor şartlar altında geldiğimiz bu topraklarda bir vizyon oluşturduk, güven eksikliği oluştu. Türkiye son yüz yıldır böyle ama vizyonunu büyütmeli genişletmeli,bizler Kars’ın, Diyarbakır’ın, İstanbul’un problemini çözmek istiyorsak Şam’ın da, Halep’in de, Erbil’in de, Bakü’nün de, Nahçıvan’ın da , Sofya’nın da problemlerine odaklanmak zorundayız. Çünkü bu böle bir bütündür, sorunlara hep beraber çözüm bulacağız. Birçok yerde biz varız bizden kastım vatandaşımız var, gidin Yemen’e izleriniz var Afrika da izleriniz var, tarihi bir nostalji olarak değil kültürel bir doku olarak alıyoruz. Türkiye vizyonu genişletmeli. Dünyada ki esas mesele medeniyet kavgasıdır. Medeniyetler birbiri ile yer değiştirebilir, aslında bu medeniyetlerin yer değiştirmesinde nasıl doğal yasalar varsa, toplumların gelişmesiyle alakalı bir takım doğal yasalar vardır. Yukarıdan bırakılan cisim düşer, su 100 cg derece de kaynar 80 derecede kaynatamazsınız, 0 derece dfe donar, bu nasıl böyleyse medeniyetlerin, toplumların gelişmesinde de bir takım kurallar vardır. Yeryüzünde kim çalışırsa Allah ona çalıştığı kadar versin. Örnek olarak Endülüs Emeviler dünyanın en çalışkan medeniyetiydi. 7 asır Avrupa’ya hakim oldular, ama nasıl olur 10 yıl içerisinde yavaş yavaş yıkıldılar. Bütünleştiler, çalıştılar, çabaladılar, ortak paydada buluştular ve ayakta durdular nasıl ki muhalefet yaptılar kendi aralarında çatıştılar çalışmadılar, yan gelip yattılar, nasılsa Allah bize yardım eder sandılar işte o vakit Mehmet Akif’in deyişiyle yanlış bir tevekküle kapıldılar o zaman gümbür gümbür baş aşağı gittiler. Her medeniyetin kendine ait alanı vardır. Bizim medeniyetimiz farklıdır, başka medeniyetler farklı.
 
EMEL OLAN HAKKI ÜSTÜN TUTMAKTIR
Bizim medeniyetimiz 4 farklı değer de yükseliyor. Birincisi ve temel olan hakkı üstün tutmaktır. Hak ve haklının daima üstün olduğunu kurmak bizim medeniyetimizin vazifelerinden biridir. Peygamber dahi olsanız kimde hakkınız varsa ödemelisiniz. Bu bizimle batı medeniyeti arasındaki en önemli farktır. İkinci temel direğimiz insanların eşitliğidir. Bütün insanlar yaratılışta eşittir. Hiçbir insanın hiçbir gerekçeyle başkasından üstünlüğü olamaz. Benim dilim, benim dinim, benim ırkım, hiçbir şey seni üstün kılmaz. Üstün ırk gibi burjuva gibi, aristokrat gibi, birtakım sınıfsal yada ruhbanlık gibi dinsel üstünlükleri red ederiz. Üç tane insanlık suçu bu eşitliği bozar. Birincisi Firavunlaşmaktır, bu bir sıfattır, yönetimi gücü elinde bulundurarak, insanlardan üstün olduğunu ortaya koymaktır. İkincisi Karunlaşmak buda zenginliği dolayısıyla insanlık üzerinde üstünlükte bulunmaktır. Üçüncüsü de belamlaşmaktır o da dini gerekçeyle üstünlükte bulunmadır. Müslümanlıkta da aynı bu dine girmek de çıkmakta gönül işidir. Hiçbirimizin elinde insanları dine sokmak olmadığı gibi, hiçbirimizin elinde onları dinden çıkarma yetkisi yoktur. Tek sığıncımız Allah’tır. Peygamber dahi onları zorla dine sokamaz. Ayet de ey peygamber sen onların üzerinde jandarma değilsin, zorla onları inanca sokamazsın, isterlerse inanır istemezse inanmaz. 3. temel direk ise marufun egemenliği fikridir. Maruf dediğimiz şey evrensel doğrulardır. Ne gibi adalet gibi, adalet mülkün temelidir, adalet en zayıf olanın en güçlü olanla eşit olduğu yerdir. Hürriyet gibi, özgürlük gibi, her yaşayışta özgür olmasıdır. İnsanların duygu ve düşüncelerinde özgürlüğüdür, insanlara emaneti eline vermek, halka ait olan göreve kim en layıksa onların getirilmesi, malların, mülklerin yeryüzündeki zenginliklerin belli ellerde toparlanan bir zulüm aracı olmamasıdır. Maruf demek evrensel doğru demektir, akıl ve her vicdan sahibinin kabul edeceği doğrulardır. Zalimlerle mücadele etmekte bize yüklenen en önemli görevdir. 4. temel direk ise her şey kainat içindir. Her şey dünya insan içindir. Ne piyasa, ne siyasal önce insan programımızdaki en önemli sütunlarımızdan biridir. Ne servet, ne devlet önce insan.İnsanlık tarihi boyunca birçok sistem çöktü.
 
AVRUPA DA İKİ ÖNEMLİ İDEOLOJİ VARDI FAŞİZM, KOMÜNİZM
Avrupa da iki önemli ideoloji vardı faşizm, komünizm ikisi de çok güçlüydü ve güçlü yerlerde uygulandı . Faşizm Almanya’da her bakımdan güçlü olmasına rağmen her iki ideoloji önem kaybetti. Önemli olan devletti, siyasetti, piyasaydı insanlık unutulmuştu; ancak insanın unutulduğu bir sistem hiçbir zaman baki kalmaz. İnsanı unutmayı bırakın ihmal eden hiçbir sistem baki kalmaz. Bu iki ideoloji ekonomik, siyasal güçlü olmasına rağmen birkaç yıl gümbür gümbür dağıldılar. Şimdi bir öngörü söyleyeceğim vampir bir kapitalizm vardır. Önümüzdeki yıllarda her şey piyasadır, her şey servettir diyen bir vampir kapitalizm çökecektir. Çünkü insanı ihmal etmiştir. Aklımıza gelip de üretilmeyen hiçbir şey yok, olağanüstü bir zenginlik var dünyada ama ; maalesef biri yiyor biri bakıyor, birkaç kaymak tabakası diğerleri onların eline ona bakıyor. Suudi Arabistan’a gidiyorsunuz harika bir zenginlik birkaç sokak ilerliyorsunuz devletin vereceği birkaç kuruş paraya bakan bir halk var. Böyle bir dünya sürmez, her şey servet, para derseniz, bu iş yürümez. her şeyi siyasal olarak görenler nasıl battıysa, her şeyi piyasa olarak görenlerde batacaktır. Eğitim, sağlık, her şeyi hatta güvenliği dahi piyasalılaştıralım. Sırada vampir kapitalizm vardır, ve bu dünya çökecektir. Söz söyleme sırası sizdedir. Hürriyet, özgürlük, eşitlik, bütün bu kavramları siz gençler yapacaksınız. Yeter ki özgüveni bilelim, kendinizi tanıyacaksınız, Dünyayı çok iyi tanıyacaksınız. Yeter ki kendi farkımızın farkında olalım, geçmişten ilham alalım, geçmişi de unutmadan, o değerlerden kopmadan ilerleyelim, vizyonumuzu genişletelim, benim bu Türkiye’den umudum var, bu geçlikten umudum var, geçmişe takılmadan bugünkü insanımıza bir şeyler söyleyebilelim. Dünyada, sanatta, edebiyatta, bilimde, teknolojide mücadele edebilecek zihinsel performansı bulalım. Yeter ki kendimize güvenelim ve vizyonumuzu genişletelim önümüzde durabilecek hiçbir şey yoktur.”
kha

Önceki ve Sonraki Haberler
Bunlar da İlginizi Çekebilir