SİVAS HALK MÜZİĞİ ARAŞTIRMALARI

SİVAS HALK MÜZİĞİ ARAŞTIRMALARI
Yıl 1937, Milli Eğitim Bakanlığı makamında Saffet Arıkan bulunmakta, Yüksek Öğretim Genel Müdürlüğünü, Teftiş kurulu başkanlığı ile beraber, Cevat Dursunoğlu idare etmektedir.

Bakanlık, memleket halk ezgilerini derletmeye karar vermiş, Almanya'ya en yeni ses kaydedici makineler ısmarlanmıştır, bu makineler 1937 yılı yazında Ankara'ya gelmiş, onların tecrübeleri yapılmış, iyi sonuçlar elde edilmiştir. Hükümet emriyle yaptırılacak ilk resmi derlemelere başlanacaktır. Necil Kazım Akses, Hasan Ferit Alnar, Ulvi Cemal Erkin, Muzaffer Sarısözen, Halil Bedi Yönetken ve teknisyen olarak Gazi Eğitim Enstitüsü fizik asistanı A. Etikan bu ilk derlemeyle ilgili olmak üzere görevlendirildi. Derlemeye Sivas'tan başlanacak, ekip beraber Sivas'ta çalışacak, sonra H. Ferit Alnar, M. Sarısözen, H. Bedi Yönetken Malatya'ya inecekler, bu sırada N. Kazım Akses, U. Cemal, Efkin ve A. Etikan Elazığ'a gidecekler, tekrar: Sivas'ta buluşacaklar, sonra Malatya'ya giden grup Erzincan'da, diğer grup Erzurum'da derleme, yapacak, beraberce Gümüşhane ve Bayburt'a uğranılacak, Ziganalar üzerinden Trabzon'a inilecek Rize'ye gidilecek, Of, Sürmene derlenerek, Trabzon'a gelinecek, bu il merkezi de derlendikten sonra Karadeniz’den Samsun'a geçilip oradan Ankara'ya dönülecektir.

1937 derlemesi işte bu program dâhilinde yapılmış ve o yıl 588 parça orijinal halk ezgisi plağa alınmıştır. Biz bu sayıdan itibaren «Ülke»’nin folklor konulan sütunlarında bu derleme gezisinde aldığımız notlardan bir kısmını sırasıyla neşredeceğiz, ilk yazımızı Sivas müzik folkloruna tahsis ediyoruz.

Sivas müzik folkloruna ait ilk derlemeyi 1926 yılında İstanbul «Darülelhan»ı yapmıştır, Rauf Yekta, Dürrü, Ekrem Besim, ve Yusuf Ziya'dan oluşan ekip Sivas içinde çalışma ve mükemmel olmayan ses kaydedici makinelerle zapt edilen ezgilerden bir kısmının notaları İstanbul Konservatuvarı halk türküleri yayımları arasında bazı defterlerde neşredilmiştir.

Sivas halk müziğine dair ikinci çalışma ve yayın 1932 de, Sivas'ta A. Kutsi Tecer tarafından - Eğitim Müdürlüğü zamanında - kurulmuş olan «Halk Şairlerini Koruma Derneği»nin tertiplediği ilk halk şairleri bayramı münasebetiyle çıkarılan, «Sivas halk şairleri bayramı» adlı broşürde Muzaffer Sarısözen arkadaşımızın yazısı ve halay notalarıdır. Bu mecmuada değerli arkadaşımız ayrıca Aşık Veysel tarafından söylenmiş olan «şehirde ağlayan bülbül» mısrasıyla başlayan ezginin de notasını vermiştir. Sarısözen o tarihte Sivas Lisesi müzik öğretmeni ve derneğin genel sekreteri bulunuyordu.

Yukarıda adı geçen yazı bizde Halaylar hakkında neşredilmiş ilk etüt ve notalar, bizde ilk halay notaları, fotoğraflar da ilk halay fotoğraflarıdır. Halen Devlet Konservatuvarı folklor arşivi şefi, Radyo (yurttan sesler) korosunun öğretmeni bulunan arkadaşımız, sonra Halaylara dair başka dergilerde başka yazılar da yazmıştır ki onlardan «Sivas oyun folkloru» adını taşıyacak olan gelecek yazımızda bahsedeceğiz.

Sivas halk müziği ve oyunlarından bahseden diğer bir eser Vehbi Cem Aşkun'un, Sivas Halkevi tarafından neşredilen «Sivas folkloru» adlı ciltlik eserdir. Vehbi Cem Aşkun bu eserlerinde notalı örnekler vermeden, Sivas halk müziği ve oyunlarından, düğün türkülerinden, oyun çıkarmalarından, çocuk oyunlarından, maniler, türkülerden, vakalar üzerine yakılmış ezgiler, ağıtlardan, türkülü masallardan, kadın, erkek halay oyunlarından, diğer oyunlardan, Zahme'den, muhacir ağzından bahsetmiş ve halk edebiyatına ait örnekler vermiş, kitap sonunda bazı halay oyunlarının fotoğraflarını yayımlamıştır.

04/09/1919 kongresinin şanlı hatıralarını ebediyen saklayacak olan eski, tarihî, Türk şehri Sivas, müzik ve oyun folkloru bakımından çok zengin bir ilimizdir. Biz 1937 yılı 18 Ağustosunda iki takım ağır makineler, akümülatörler ve diğer teknik malzemeyle Sivas istasyonunda indik, Vilâyet Makamını ziyaretten sonra Halkevine geldik, akşamüzeri Muzaffer Sarısözen'in davetlisi olarak programımızı çizdik, elemanları tespit ettik. İşte biz orada o gece ilk defa olarak Sivas halk müziği ile temasa geçtik, kavalcı çoban Ali bize kaval müziğinin baş ezgisi olan «Davarı suya indirme ve geri döndürme» havasını çaldı ve bu ezginin hikâyesini anlattı (yörede bu tarz binlerce türkü hikayeleri mevcut):

«Vaktiyle bir çoban, beyinin kızına aşık olmuş, kızı babasından istemiş, bey çobana (Eğer tuz yedirilmiş koyun sürüsünü üç defa suya indirip su içirmeden geri döndürürsen kızımı sana veririm) demiş, genç çoban kavalına sarılmış, davarı suya indirme havasını çalmaya başlamış, davar yamaçtan aşağıya doğru inmeye koyulmuş, tam suya yaklaştığı sırada çoban bu sefer bütün yeteneğiyle geri döndürme havasını üflemeye başlamış, susuzluktan yanan sürü kavalın büyülü ezgisinin etkisi altında tekrar yamacı tırmanmaya başlamış ve bu suretle üç defa tekrarlanmış, iddia yerine getirildiğinden dolayı çoban sevgilisine kavuşmuş».

Bu ezgi, Türk halk müziğinin en orijinal ezgilerinden biridir, her kavalcı onu bilir ve çalar. Bestecisi elinde bu ezgiden dünyanın en özel senfonik şiirlerinden biri meydana gelebilir. Biz ertesi gün bu ezgiyi Sivas da çeşitli kavalcılardan plağa aldık.

Folklor derlemelerinde bizim mutlaka ziyaret ettiğimiz yerlerden biri de ceza evleridir. Biz bu ilk derlememizde Sivas cezaevinde, Sivas dolaylarının en iyi kavalcılarından bir kaçını bulduk ve kaval ezgilerinin en güzel örneklerini aldık.

Geniş ve zengin bir davar alanı olan Sivas ve dolayları aynı zamanda çok önemli bir Aşıklar yatağı, saz ve bağlama bölgesidir. Biz o tarihte Sivas'ta, Aşık Veysel, Hasbeyli Aşık Muhiddin, Şarkışlalı Aşık Mehmet, Aşık Hasan, İbrahim'den çeşitli ezgiler, Sümmani, Ruhsati, Emrah, Karacaoğlan, Sıdkı'dan çeşitli deyişler/Koşma, Topal koşmalar, Afşar ağzı, Alevi ezgileri kaydettik. Bunlardan başka Kemal Sözen, Sırrı Sözen, Zeynep oğlu Musa, Tokatlı Osman, Cezaevinde Tokatlı İbrahim'den ve daha başka birçok halk sanatçılarından özel ezgiler, divanlar, Harput ağzı ezgiler, maniler, ekin biçerken, söylenen çifte havası oyun havaları, kaval, davul-zurna ve bağlama ezgileri, Balabala melekler, Kırmızı gül, Kapıyı araladım, Ala geyik, Kavunun elmanın yılı, Bağa girdim, Kara kaküllü gelin, Tokat havası, Lili yar, birçok halay havaları, Sinsin havası, kadın oyun ezgileri, Müdür türküsü, Verane'den divan, Alçacık duvar üstü, Sulu sokak, Makat gibi, Develi, Tombilik memeler, Güzelim, Yarelim, Nağme gelin, Keklik, Değme bana yarelerim sızlar, Dost dost, Ayşe türküsü, Bico, Ya Allah, Yar yareli dağlar, Zeynep, Turnalar, Köroğlu ve daha birçok başka parçalar kaydettik.

Sivas türküleri ve Sivas'ta, halk müziğinde kullanılan özel bir terime rastladık: Ona «Zahme», «Zağme», hatta «Sağma» denildiğini de kaydettik. Bir Divan veya başka bir ezgiyi müteakip zahması çalınıyor, bu ezgi ile oyun oynanıyor. Muayyen ezgilerin zahmaları olduğu gibi, zahma ayrı, müstakil bir saz ezgisi de olabiliyor, hatta halaylarda bile kullanılıyor. Vehbi Cem Aşkun «Sivas Folkloru» eserinin birinci cildinde - sayfa 63 - zahma için şunu kaydetmiştir: (Türkü, saz eşliğinde söylenir. Zahma tabir edilen hareketli kısımda rol tamamen sazındır.) Bay Aşkun verdiği örneklerde kıtalar arasına, nakarat türünden zahma kelimelerini yazmıştır. Kamusu Türkî zahma kelimesi hakkında şunları kaydeder: (Zahma, Fa:1-Vurma, darb, darbe, 2-Yara, ceriha,8-Telli çalgıların tellerine dokunmaya mahsus boynuz, tüy vs. çöpçük, taziyane-tezene, mızrap, 4-Üzengilerin asıldığı kayış.) Bu ifadelerden de anlaşılıyor ki, zahma, tezenenin hükmettiği yer, çalınan kısımdır. Sivas'da bir zahma'nın bitiş kısmına «Kestirme» diyorlar, oyun onunla bitiyor. Zahmalar ezgilerle şu şekilde söyleniyor: (Kandilli Kerem ve zahması), (Sulu sokak zahması), (Makat gibi türküsü ve zahması), (bir Tokat Divanı, arkasından sağması), (Alçacık duvar üstü, sonra zahması) gibi. Sivas'ta «Bir Harput Hoyratı, sonra onun Peşrevi» diye, kırık yani usullü bir parça çaldılar ve söylediler. Peşrev, halk müziğinde, alaturkada olduğu gibi, ilk değil, sonraki çalınan bir kısımdır, bundan başka 'peşrev, alaturkada yalnız çalınan bir parça olduğu halde halk müziğinde aynı zamanda söylenen, vokal bir parçadır da (Bir Harput hoyratı, arkasından onun peşrevi; Bağa girdim türküsü) gibi.

Sivas'ta 1937 de kaydettiğimiz özel ezgilerden biri de Kızıl Irmak türküsüdür.

Bilindiği gibi bu türkü Sivas civarında bir düğün alayının feci bir kazaya kurban gitmesi üzerine çıkmıştır.

Sonradan bu türküye değerli bestecimiz Ahmet Adnan Saygın güzel bir orkestra refakati yazmıştır.

Sivas'ta aldığımız ezgilerden bir kısmı, meselâ Duldalanma yar mevlayı seversen, Lili yar, Elinde düldül aman, Keklik idim vurdular, Bico, Çifte havası ve daha başkaları çoktan beri radyo yurttan sesler korosu tarafından söylenmektedir. - Sarısözen tarafından öğretilmiş olarak -

Sivas ve dolaylarında sazların çeşitli var, saz, mızrabına orada «Tezene» diyorlar, koltuk altına sıkabilecek küçüklükte olan çeşidine «Cura» deniyor, 1937 derlemesinde ben not defterime ilk önce M. Sarısözen'in, bağlamasının ölçüsünü kaydetmiştim; boy 112 santim, perde bağlarını taşıyan sap kısmı 69 santim, perde bağı adedi 17, ince teli üç diğerleri ikişerden, üç takım tel. Sazı ölçtüğüm zaman normal Avrupa diyapazonu ile üç takım tel (fa diyez - si - do diyez) seslerini veriyordu. Kemal Sözen'in bağlaması: boy 100, sap 66, perde bağ adedi 18, ikişerden üç takım tel. Sivas'ın en iyi bağlama çalanlarından biri olan Kemal Sözen'in sazı üzerinde şu mısralar yazılı idi:

Müptelayı derd olalı bir tabip buldun mu sen?

Daimi ağlar gezersin binde bir güldün mü sen?

Aşık Veysel'in sazı; boy 108, sap 67 santim, ikişerden üç takım tel, sazı öldüğüm zaman düzeni gene normal diyapazonla (si bemol - mi bemol - fa) aralıklarını veriyordu. Ölçtüğüm diğer sazları ayrı ayrı ölçüde idiler, bunların dokuz ve on iki tellilerini de gördük. Sivas'ta gördüğümüz kavallar, ya erik ağacından veya pirinçten yapılmıştı, bunlar da ayrı ayrı boylarda idi. Ölçtüğüm bir pirinç kavalın boyu 75, kutru 1,5 santimdi; 27 inci santimde alt deliği oyulmuş, 35 inci santimde üst yedi delik başlıyordu, delikler arasında 2,2 santim aralık vardı.

Sivas müzik folkloruna ait bu küçük yazımı enteresan bir tespitini kaydederek bitireceğim: Malatya'dan döndüğümüz zaman Şarkışla'dan bizim için getirilmiş olan Aşık Ahmed'i, bizi bekler bir halde bulduk, bu fakir ve pejmürde kılıklı bir rençperdi, doğrusu onun dış görünüşü, içinde sakladığı cevhere dair hiçbir işaret vermiyordu, nihayet çalışmaya başladık, aşık bize muhtelif Türk halk şairlerinden birbiri üzerine birçok deyişler söylemeye başlayınca şaşardık. Bu fakir Türk rençperi âdeta bütün Türk halk edebiyatını ezberine almıştı, ve her söylediğini anlayarak, heyecan ve sanatla söylüyordu, anlayamadığımız yerleri de adeta bir «Şerhi Mütun» müderrisi gibi kendine özgü bir otorite ile anlatıyordu. Bir ara kendisine şöyle bir sorguda bulunacak oldum: «Daha başka ne biliyorsun?» O zaman bakın bu Türk köylüsü bana ne cevap verdi: «Efendi, efendi, ben böyle bir ay akşam sabah söylerim, sen yazmaktan yorulursun.» Biz falan veya filân şairden birkaç beyit beller ve onu şurada, burada satarak sözüm ona edebi kültür sahibi geçiniriz, işte okuma yazması olmayan bir Türk köylüsü, bütün halk edebiyatını hafızasına almış, onu zevk ve heyecanla saklıyor ve söylüyor. Bu Türk milletinin, asker bir millet olduğu kadar şair ve edip tabiatlı bir millet olduğunu da ispat etmez mi?

Sivas'ta oynanan halk oyunlarının en önemlileri halaylardır. Sivas’taki halaylar hakkında bizde çıkmış ilk yazı, A.Kutsi Tecer'in Sivas Eğitim Müdürlüğü zamanında Hikmet Bey'le kurdukları «Halk Şairlerini Koruma Derneği» nin 1931 de tertiplediği ilk halk şairleri bayramı münasebetiyle, 1932 de Sivas'ta yayımlanmış olan «Sivas Halk Şairleri Bayramı» adlı broşürde Muzaffer Sarısözen arkadaşımız tarafından yazılmış olan «Sivas Halayları» adlı yazıdır. Değerli arkadaşımız bu yazısında Düz halay - Ağırlama, Yanlama ve Tek ayak'tan bahsetmiş, bunların notalarını ve fotoğraflarını vermiştir. 1938'de biz Ankara Radyosu'nda yaptığımız bir seri folklor konuşmalarımız arasında ilk önce Sivas halaylarından bahsettik ve Sivas'ta aldığımız Halay plaklarını dinlettik. Sivas Halkevi Halay ekibi muhtelif yıl dönümü kutlama törenlerinde, Ankara Halkevi sahnesinde Sivas halaylarını oynadılar, bu ekipten Kahraman, bir müddet için Ankara'da alıkonularak Gazi Eğitim Enstitüsü Beden Eğitimi bölümü öğrencilerine Sivas halaylarını öğretti. O tarihten sonra Enstitü öğrencileri çeşitli fırsatlarda halayları oynayarak etrafa yaydılar, bugün memleketin muhtelif köşelerinde oynanan halay oyunları, bilhassa köy enstitülerinde sıcak bir yuva bulmuştur. - Milli oyunların tesiri altında Gazi Eğitim Enstitüsü Beden Eğitimi Şubesi'ne halk oyunları dersi konuldu - Halay artık yurdumuzun birçok yerlerinde zevk ve heyecanla oynanmaktadır. Değerli bestecimiz Ahmed Adnan Saygun, yazdığı bir orkestra süitine Sivas halayı ile başlamış ki bir yıl dönümünde Sivas ekibi Ankara Halkevi sahnesinde orkestre edilmiş Sivas halayını orkestra eşliğinde oynadı. A. Adnan Saygun, sonra bu süitinden bir piyano eseri çıkardı. Vehbi Cem Aşkun, Sivas; Halkevi tarafından yayımlanan «Sivas Folkloru» adlı iki ciltlik eserinde (1941-1943), Sivas'ta oynanan oyunlar arasında halaylardan da bahsetmiş, kitap sonunda Sivas halaylarına dair fotoğraflar koymuştur.

Sivas halaylarını biz ilk önce 1937 yılı 23 Ağustos'unda Sivas Halkevi bahçesinde seyrettik, bu ekipte o zaman, Sivas'ın meşhur Zom Zom'u, Pehlivan dayı lakabıyla anılan Ahmed Turan ve Kahraman gibi oyuncular vardı. Oyunda zurnayı, Hacı Avlar çalmıştı. Biz ilk görüşte bu nefis Türk oyunlarına hayran olmuştuk. Oyunların zarif ve mert ifadesi bizi adeta büyülemişti. Sivas'ta bulunduğumuz müddet içinde birçok halay ezgilerini plağa kaydettik.

Halay kelimesinin nerden geldiğini soruşturduğumuz zaman bize bu kelimenin (cemiyet, toplantı) anlamlarına geldiğini, (halay) ve (alay) kelimelerinin aynı olduğunu söylediler. Hakikaten Anadolu'nun başka yerlerinde halay'a (alay) denildiğini de gördük. Halay veya alay, çok enteresan oyun süitidir.

Bu süvitte ayrı şekil, karakter, usul ve makamda ayrı müzik çalınır, ayrı figürlerde oyunlar oynanır. Bir halay süvitini teşkil eden parçalar ses veya sırf saz ezgileri olabilir. Halay kısımlarının Batı müziğinin sonat ve sonattan çıkma diğer şekillerinde olduğu gibi hareket ifade eden özel terimleri vardır: Ağırlama, yeldirme gibi. Ağırlama, adeta bir Adagio veya Lento, Yeldirme de bir nevi Allegro'dur.

Halay davul - zurna eşliğinde «Başçeken» adını taşıyan mahir bir oyuncunun idaresinde oynanır, oyunu bu şef idare eder. Sivas halaylarının en güzellerinden biri ve belki birincisi «Çekin halay düzülsün, elâ gözler süzülsün, halaya girmiyenin, vurun boynu üzülsün» kıtasıyla başlayan halay süvitidir ki, bu kıta ile halayın ağırlaması oynanır, onu (Sabahtan bizim pınara, iki gelin üç kız gelmiş, cıvıl cıvıl söyleşirler, kuğul kuğul Ötüşürler, birisinin adı Fatma, kız kaşların çatma, aman şafak erken atma, aman horoz erken ötme) mısralarıyla oynanan «Yanlama» kısmı takip eder, bu halay süvitinin sonunda (Keçi vurdum bayıra, kımır kımır yayıla, senden bana fayda yok, mevlam beni kayıra) beyitleriyle, hızlı kısım oynanır. Bu parçaların müzikleri çok orijinaldir, ve parçalar tamamen mantıki bir ton bağıyla biri birike bağlıdırlar.

Bu kısımlar oyun, hareket ve mana, ifade bakımından tamamen birbirinden ayrıdır. (Birlik içinde çokluğun ifadesi) gibi estetik bir karakter gösterirler, bunlar bütün dünyanın hayranlıkla seyredeceği nefis Türk toplu oyunlarıdır. Sivas'ın diğer bir enteresan halay oyunu «Abdurrahman Halayı» adını taşıyan oyundur. O zaman Sivas içinde yapmış olduğumuz incelemeye göre: (Abdurrahman, Sivas'ın eski kabadayılarından biri imiş, Pulur mahallesinde oturmuş, ayıngacılık yaparmış, 1. Dünya Savaşından önce ölmüş, Sivas oyunlarını çok iyi oynarmış, onlardan yeni ve tasvirî bir oyun tertiplemiş, ve ona kendi adını vermiş, bu oyun o gün bugün bu ad altında oynanagelmiş.)

Yaşlı, yeni Sivaslılar Abdurrahman Halayı adını taşıyan bu halayın yarım asırdan daha ileriye gitmediğini, halbuki diğer halayların çok eski zamanlardan beri oynanmakta olduğunu söylediler. Abdurrahman Halayı'nın; Abdurrahman adında biri tarafından yaratılmış olması ihtimal dışında değildir. 3 kısımdan ibaret olan bu halayın asıl tasviri kısmı birinci ve ikinci kısımlardır, sonu her halayın sonunda oynanan bir «Hoplatma» dan ibarettir. Bu oyunda ikinci kısmın sonuna doğru oyunculardan bir kısmı sırt üstü yere düşer, ayakta kalanlar, ayaklarıyla yere serilenlerin göğüsleri üzerine basıp kahramanca bir tavır alırlar, sonra «Hoplatma» oynanır. Bu, adeta küçük fakat çok manalı bir Bale Pandomim'dir ve oyunda muhakkak bir vak'a, çok ifadeli bir müzik ve gene çok ifadeli jest ve hareketlerle tasvir edilmiştir. Bunlar bizim halk koreografilerimizdir, acaba Sivaslı halk koreografi Abdurrahman bu eserinde nasıl bir konuyu tasvir ve ifade etmek istemiştir? Bunu kesin olarak anlatmak, güçtür, belki de Sivas' in meşhur ayıngacı halk sanatçısı bu oyunda ayıngacılarla kolcular arasında geçen bir çarpışmayı tasvir etmek mi istemiştir. Halk oyunlarımız, üzerinde ciddi çalışmalar, incelemeler, yapmaya değeri olan konulardır.(Muzaffer Sarısözen arkadaşımız, «Ülkü» nün 1941 yılı ilk sayısında, Abdurrahman halayı hakkında fotoğraflarla süslü bir makale yayınlamıştır.)

Sivas'ın, diğer, meşhur, halay oyunlarından biri de Garhın -Kargın- Karhınhalayı'dır. Karkın bilindiği gibi bir Oğuz boyunun adıdır. Bozok'lardan Yıldız Han boylarındandır. Afşarlar da bu boydandırlar. Anadolu'da Kargın veya Karkın adını taşıyan birçok yer vardır. Bunlardan biri de Sivas ili içinde, bulunmaktadır. Yıldızeli'de Çırçır bucağında bir köyün adı Karkın'dir. (Ağırlama, yanlama ve yeldirme) den meydana gelen bu nefis halay oyunu muhakkak ki çok eski bir kaynaktan gelmektedir. Arın, Kızık-Kızıl-Gızıh halayları da meşhurdur, M. Sarısözen arkadaşımız Garhın ve Kızırlı halayları hakkında «Ülkü» dergisinde değerli yazılar yazmıştır. (Kebapçıda aşım var, Dudum, Kızlarla işim var Dudum) sözleriyle başlayan «Üç ayale veya Dudum Halayı», (Arnavut satar biberi, kim sevmez böyle dilberi) beyitleriyle başlayan halay, Ağırlama ve Yeldirme) den mürekkep «Temirağa» da Sivas'ta çok oynanan oyunlardandır.

Sivas dolaylarının başka, enteresan bir halay oyunu da, sonu bir hoplama ile biten, tamamen tasvirli, taklitli bir köy halaydır. Bu oyunda oyuncular, önce manalı bir surette yürüyüşler ve kol sıvazlamaları, sonra hamur yoğurma, hamuru yumak yapma, yufka açma, çamaşır yıkama, yün eğirme, yıkanma, birbirinin başına su dökme, birbirinin arkasını oğma, aynaya bakıp, tuvalet yapma, saç tarama, bıyık bükme taklitleri yaparlar. Sivas halay ekibinin muhtelif fırsat ve münasebetlerle Ankara'ya gelip Halkevi sahnesinde oynadığı bu halay, başkente çok özel bir ilgi uyandırmıştır. Bu oyun da Gazi Eğitim Enstitüsü Beden Eğitimi bölümü Öğrencilerinin halk oyunları ve repertuvarına girmiştir.

Sayın Hasan Reşit Tankut bu oyun münasebetiyle vaktiyle «Ülkü»' de yazdığı bir yazıda bakın ne diyor?:

Oyuncular önce yoksulluk ve acı içinde kıvranan insanları temsil ediyorlardı, alınlar aşağıda, omuzlar düşük, maksatsız hareketsiz ve kararsız olarak dolaşıyorlar, kaygı ve korku ifadesi olan el ve yüz oğuşturmaları bu halin tarifidir; sonra bir an duraklayarak fikirde çakmış bir ümit şimşeğinin tesiriyle canlanarak hemen güneşe yöneliyor, güneş önünde göğüs döğüp, bağır sıvazlamalar o zamanın ilham yakarışıdır. O devirlerde ilmin göğse doldurulduğuna inanırlardı. İslam ananesi bu inancı bugün de yaşatmaktadır.

Bir müddet yakardıktan sonra Tanrı göğüslerini bilgi ile dolduruyor, o zaman onlar da doğrularak güneş tanrıyı alkışlıyor ve hemen çalışmaya koyuluyorlar. Oyunun birinci kısmı toprağı işlemek, ürünü toplayıp ekmek, çalkalamak, ve sonra ekmek haline getirip yemek, işlerini dolduruyor, ayağa kalktıkları zaman oyuncuları tok insanların diriliğinde görüyoruz, zaten ilk bilgi toprağı işlemeyi kolay kıldı, Sivaslılar o devrin insanlarına özgü tavırların bütün inceliği ile ilk buğdayı çıkarıp yediler, midenin acısı dinince sırtın üşüdüğü duyulur, ikinci defa kaygılı, şaşkın yürüyüşleri onun içindedir, yine el ve diz oğuşturdular, yine tanrıya yöneldiler, bağırlarına bilgi istediler, tanrı verdi, onlar da doğrulup alkış tuttular, bu defa Sivaslı halkevlilerin güzel yapılı gövdelerinde çizgi çizgi sevinç seziliyordu, keçiyi ve koyunu evcilleştirerek kılından ip eğirdiler, dokudular, giysi yapıp giydiler, bu sefer hem sevinç, hem gururla doğruldular, artık karınları tok, sırtları pekti, ruhlarında kabarıp taşan temizlik duygusunun kıvrandırıcı etkisi altında idiler, el ve diz oğuşturdular, sonra yine güneş tanrıya yöneldiler, göğüs döğüp bağır oğuşturarak yakardılar, tanrı onlara üçüncü ilhamı da verince doğrulup alkışlar tuttular, şimdi ilk hamamı ısıtıp, gövdelerinin kirini ilk defa olarak arıtmışlardı, büyük bir rahatlık içinde dış görünüşlerinin güzelliğini düzenlediler ve medeni bir cemiyetin medeni insanlarından olarak tatlı ve mutlu bakışlar, oyunun ondan sonraki kısmı, yüksek devrinde medeni bir cemiyetin an, berrak, iş varlığı ve ruh gösterilerini şiir çeşnisi içinde canlandırır ve ışıldatır.

Sayın Reşit Tankut'a göre milli ve mahalli folklorumuzun geniş bir kısmını ön Asya tarihinden önce devirlere kadar çıkarmak kabildir. Sümer ve Eti devirlerinin başlangıcından bu güne kadar sürüp devam eden ön Asya medeniyeti, nesilden nesle ve insan kitlerinin birinden diğerine teslim edilen bir sönmez çıra halinde sürüp gelmektedir.

Aynı oyun hakkında Muzaffer Sarısözen daha önce şunları yazmıştır: (İlk figürde oyuncular birbirinin arkasından sıralanmıştır, gövde ve başlar biraz öne eğilmiş, eller tam değil, biraz öne doğru yanlara konulmuştur ki, bu poz halk arasında bir aczin, tazallümün ifadesidir, böyle bir hareket ve tavır hakkında orta Anadolu'nun birçok yerlerinde «Siftinme» tabiri kullanılır, siftinme, sıkıntı ve aczini açığa vurma demektir, ikinci figürde ellerin göğse çaprazlanarak alınlar semaya teveccüh edecek vaziyette geri yaslanışlar dahi ancak ulviyete karşı bir yönleme, bir yalvarma ifade eden bu adeta bir tabiat ibadetidir. İşte bu yönden bakıldığı vakit oyuncuların; un eleme, hamur yoğurmalar ve ekmek pişirmelere üşüşmelerinin, hatta en sonda kalkıp sevinç içinde oyun oynamalarının manası değişir, belki de büyük bir kıtlığın bolluğa kavuştuğu bir devrin hatırası, oyun figürleri halinde zamanımıza; kadar gelmiş bulunmaktadır.)

Bir Sivas köy halayının tam tahlilleri bunlar mıdır? Buna şahsen ne evet, ne de hayır diyecek durumda olmadığımızı itiraf ederiz. Muhakkak olan şey, bu oyunların çok eski kaynaklardan geldiğidir. İnsan bu hareket ve figürleri seyrederken hayalen binlerce yıl eski zamanlara gidiyor, geçmiş ve tarihi yaşıyor, göğsümüz heyecan ve iftiharla kabarıyor, gözlerimiz yaşarıyor.

Türk'ün raksa karşı olan ezeli sevgisi ve bağlılığı bu binlerce yıllık eski ve tamamen milli, öz figürleri dede toruna nakletmiş ve bu sayede tarihlerin büyük mirası mesut bir talihle sürüp gelebilmiştir. Türk milleti bu nefis oyunlarla ne kadar övünse yeridir. Bunları korumak, yaşatmak hepimizin milli ödevlerindendir. Bir gün Türk koreografi (raks tertipleyen sanatçı uzman), bu oyunlardan dünya bale repertuvarının en nefis, en özel örneklerini yaratacaktır.

«ÜLKE» Gazetesi (Sivas) 27, 29 Ocak, 6, 20 Şubat 1946 / Halil Bedii Yönetken

1.jpg

Kaynak:HABER MERKEZİ

HABERE YORUM KAT
UYARI: Yazılan yorumlar hiçbir şekilde karsmanset.com’un görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Yorumlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir.
Önceki ve Sonraki Haberler
Bunlar da İlginizi Çekebilir