Aybirdi’den Yeni Bir Başarı

Yayın hayatını Almanya’da sürdüren ‘Yeni Dergi’, Şubat sayısında Murat Aybirdi’nin “Gurbet Akşamları” adlı öyküsüne yer verdi.

2014-2015 Eğitim Öğretim yılında yılın öğretmeni seçilen Murat Aybirdi, yazarlık çalışmalarıyla da dikkat çekiyor. Gazi Kars Anadolu Lisesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni olan Aybirdi, öğretmenlik hayatı boyunca Kars Valiliği ve İl Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından çeşitli vesilelerle birçok kez ödüllendirildi. Deneme, öykü, makale ve şiir türündeki yazılarıyla birçok ödül alan Aybirdi’nin çeşitli dergilerde yayımlanan makaleleri, öyküleri, söyleşileri de bulunmakta. Yayın hayatını Almanya’da sürdüren “Yeni Dergi” Ocak-Şubat sayısında Aybirdi’nin bir makalesine yer verdi ve bu makalenin Almanya’daki Türk okuyucular tarafından çok beğenildiği derginin Genel Yayın Yönetmeni Alaattin Diker tarafından ifade edildi. Söz konusu dergi, şubat sayısında ise Aybirdi’nin “Gurbet Akşamları” adlı bir öyküsüne yer verdi. Almanya’ya çalışmaya giden “Ali” adlı gencin başından geçenlerin anlatıldığı öykü, şiirsel ifadeleriyle okuyuculardan tam not aldı. Mesleğini çok sevdiğini ve yazma heveslisi olduğunu belirten öğretmenimizi bizler de tebrik ediyor bundan sonraki çalışmalarında kendisine başarılar diliyoruz.

GURBET AKŞAMLARI

Hatçe Ana, sabah ezanıyla uyanıp dışarı çıktı. Köyden yükselen tütsü kokusunu kesik kesik öksürüklerle içine çekti. Ağır adımlarla kümese doğru yönelip tavukları kontrol etti. Sabah rüzgarının ürperten serinliğine aldırmadan bir süre kümesin çevresinde dolandı. Uzaklarda bir yerlerde acı acı havlayan köpeklerin sesine kulak verip ne olduğunu anlamaya çalıştı. Bu sabah sanki köy, her zamankinden daha kasvetliydi. Ağır adımlarla içerinin yolunu tuttu ve abdest alıp Yaradan’a yöneldi. Namazı bittiğinde nasırlaşmış ellerini dua için açtı. Kısık bir sesle dakikalarca dua etti. Güneş, yaramaz bir çocuk sevecenliği ile görünmeye başlayınca usulca yerinden doğrulup Ali’nin kahvaltısını hazırlamaya başladı. Ali’yi, bu zalim hayattaki tek dayanağını, bugün Almanya’ya uğurlayacaktı. Yanardağa dönüşen yüreğindeki ateş, nefesini kesiyor; gırtlağındaki düğüm onu soluksuz bırakıyordu. Yağmur yüklü bulut hüznü çöken bakışları, etrafı anlamsızca süzdü. Yılların eskitemediği Hatçe Kadın, nedense bugün kendini öksüz bir çocuk gibi hissediyordu.  Nedense titrekti bakışları, bir maratonu soluksuz bitiren yarışçıdan farklıydı kalp atışları.

-Varsın birimiz, bin olmasın. Varsın toprak kokan ellerimiz, günden güne nasırlaşsın. Hem huzurumuz yerinde, canımız sağ değil mi? Ben, sen olmadıktan sonra parayı pulu ne’deyim?

Hatçe Ana’nın kendi kendisiyle konuştuğu da hiç görülen şey değildi. Yaşlı gövdesini taşımaya çalışan kader yorgunu bacaklarının sızlanmasına aldırmadan ve kendisinden beklenmeyen bir çeviklikle doğruldu.  Şimdi Ali’yi kaldırmalı ve onunla geçecek şu birkaç saate koca bir ömür sığdırmalıydı.

Ali, uyuyor görünse de aslında sabaha kadar gözünü kırpmamıştı. Çocukluğunu, gençliğini yaşadığı bu köyden ayrılacak olmasına mı, yoksa garip anasını hepten garip bırakmasına mı yansındı? Mutfaktan gelen taze ekmek kokusu, çaydanlığın fokurtusu ve Hatçe Ana’nın iniltisi eşliğinde dalıp çok uzaklara gitti. Kaşla göz arasında ruhu mazinin sisli sayfalarında dolaşmaya başlamıştı bile. İşte yine Kezban Kız’la her zamanki yerde, Kınalıtepe’de, o koca çınarın altında beraberlerdi. Kezban Kız’a gözyaşıyla yıkanan ve Anadolu’nun yanık sıcaklığını yansıtan türküler söylüyor, onun pamuk saçlarını avuçlayıp kokluyordu. Ona bir kara kış günü nasıl sevdalandığını, onu bu dünyadaki her şeyden çok sevdiğini anlatıyordu.  Aylardan mart, günlerden mutluluktu. Ağaçlar çiçeğe durmanın telaşını yaşarken güneş neşeli bakışlarla genç aşıkları selamlıyordu. Birden her yer bir karanlığa büründü sanki. Kınalıtepe’ye çöreklenen kara kara bulutlar, adeta öfke kusuyor, yıldırımlar Kınalıtepe’yi dövüyordu. Kezban Kız çığlık çığlığaydı. Bir mahşer yerini andıran köyden hıçkırıklar yükseliyor ya da Ali öyle zannediyordu. İnsanlar, toprak damlı evlerin kör pencerelerinden bu hazin manzarayı ürkek bakışlarla seyrediyorlardı. Oysa köy ne mahşer yerine dönmüştü ne de köyden yükselen hıçkırıklar vardı. Ali, düğün alayını cenaze alayı; beyaz gelinlik içindeki Kezban Kız’ı da kefene bürünmüş bir ak güvercin zannediyordu. Kim bilir belki de ölen,  yıllarca beslediği sevdasıydı, sevdalısıydı. Sahi bir sevda bu kadar çabuk ölebilir miydi ya da bir sevgi bu kadar kolay tüketilebilir miydi? Yüreklere atılan sevgi tohumları bu kadar çabuk mu çürürdü? Ali’nin buğulu bakışları, toprak damlı evin tahta döşemeli tavanına demirlenmişti. Kırgındı, kaygılıydı ve küskündü hayata.

O, okşamaya, koklamaya kıyamadığı beyaz güvercin,  nasıl olduysa yad ellere gelin gitmişti. Ömer Efendi, zengin birini bulunca bu fırsat kaçmaz deyip Kezban Kız’ın yüreğine dağ, sevdasına kelepçe vurmuş, onu gözü yaşlı da olsa gelin etmişti. Ali, işte o gün bu köye onu bağlayacak hiçbir şeyin kalmadığını anlamış, köyden uzaklaşmak için çareler arar olmuştu. Almanya’ya işçi alımını duyunca da kararını hemen  vermişti. Bulanık bir hayal deryasından sıyrılmamanın telaşıyla ya anam, diye geçirdi içinden. Anam, bu ayrılığın yükünü ne kadar çeker? Yoksa kalsa mıydı, hayata bıraktığı yerden yeni ümitlerle başlasa mıydı? Yok yok böylesi daha iyiydi. Hem bir süre uzaklaşmalı buralardan, bu yürek yangınını yad ellerde dindirmeli.

Hatçe Ana, sobaya bir şiş sokmuş, amaçsızca sobayı karıştırıyor, gözünden yanaklarına süzülen yaşlara aldırmadan bakışlarını bir noktaya sabitlemiş, boğazına düğümlenen hıçkırıktan kurtulmaya çalışıyordu. Başında hala sabah namazından kalma namaz örtüsü vardı. Gözünden süzülen inci taneleri, sobadan dökülen kızgın küllerin üzerine cızırtıyla akıyor, Hatçe Ana’nın gözleri buğulanıyordu. Yüreği bu ayrılığa nasıl dayanacaktı? Sonra o dilini, dinini bilmediği, “ha!” değince imdadına yetemeyeceği diyarlarda Ali ne ederdi? Kazaya bile arada bir giden Ali’nin gurbet ellerde bu acımasız hayatla nasıl baş edeceğini düşündükçe gırtlağındaki düğüm onu daha bir nefessiz bırakıyordu. Gurbetin ülke sınırları dışında başladığını Hatçe Ana çok iyi biliyordu. Gurbet altı harflik bir sözcük değildi onun lügatinde. Gurbet,  dilinin sıcaklığını hissedememek, ezan sesiyle ruhunu dindirememekti, Gurbet, kalabalıklar içinde, bataklığa gömülmüş yalnız bir ağaç hüznüyle yaşamaktı.

Ali, ruhunu esir alan hayal âleminden sıyrılıp kendini dışarı attı. Rengârek çiçeklerin süslediği bahçeye taze bir bahar kokusu yayılmıştı. Derin bir nefes alıp bahçedeki kuyuya kovayı daldırdı. Berrak suda bir müddet kendini seyrettikten sonra avuç avuç su alarak yüzündeki geceden kalan sersemliği dağıtmayı denedi. Olmuyordu işte, ne yapsa ruhundaki yorgunluğu, sersemliği yok edemiyordu.

Kahvaltıda ne Hatçe Ana konuşuyor ne de Ali’nin ağzını bıçak açıyordu. Birden Hatçe Ana,  boğuk bir sesle “Gitme oğul!” deyinceye kadar metanetini koruyan Ali, anasının ayaz yemiş ellerine sarıldı ve onun o toprak kokan göğsüne başını dayayıp öylece kalakaldı. Zaman durmuş, bakışlara kilit vurulmuştu işte.  Hatçe Kadın, Ali’nin kararlılığını bildiğinden olsa gerek daha da bir şeyler söyleyemedi. Göstermelik bir kahvaltıdan sonra nihayet yolculuk saati gelmişti. Ali, yitik sevdasını ve garip anasını geride bırakıp köy arabasına binmişti. Yaşlı köy arabasının gök gürültüsünü andıran sesine aldırmadan ve ne olduğunu anlamadan kendisini kasabada buldu. Kazada kendisini bekleyen grupla önce otobüsle İstanbul’a, oradan  da uçakla Almanya’ya vardı.

Bir ayakkabı fabrikasında işe başlayalı bir ay olmuştu. Köyde akıp geçen zaman, bu gurbet elde ıssız bir adaya demir atmış gemi gibi adeta yerinden kımıldamıyordu. İnsanların konuştukları dilde kendi dilinin tadını, ana sıcaklığını duyamayan Ali, sanki hem kendinden hem de çevresindekilerden uzaklaşıyor, belki de kaçıyordu. Artık güneş bile farklı doğup farklı batıyordu. Üstelik artık uyanırken ne horoz sesi duyuyor ne de köyünün dağ havasıyla ciğerlerini doldurabiliyordu. Hele o her okunduğunda huzur bulduğu ezan sesine hasret kalışına ne demeliydi? Susuyordu sürekli, inadına susuyordu. Çok para kazanıp köye “Alamancı” olarak dönecekti belki ama ne hikmetse şu zaman,  bir türlü geçmiyordu işte.  Kezban Kız ise içerisinde hala kanayan bir yara olarak tazeliğini koruyordu. Ya anası? Onu aklından bir an olsun çıkaramıyor, hep yanı başında hissediyordu. Onun namazda kendisine dualar ettiğini duyar gibi oluyordu.

Sokaklardan el  ayak çekildiğinde hızlı adımlarla   evinin yolunu tutuyor, içeri girer girmez kadife kaplı çekyata yüzükoyun uzanarak köy akşamlarının hayaliyle bir süre öylece kalıyordu. Dilini, dinini, örf ve adetlerini bilmediği insanlar arasında ne kadar da yalnız ve çaresizdi. Gurbetin ağırlığını ayaz yemiş bedeni kaldırabilecek miydi? Daha ne kadar dayanacaktı bu ayrılığa? Yerinden doğrulup banyoya yöneldi. Aynaya bakmaktan korkarcasına başını  aşağı eğip elini, yüzünü yıkadı. Sonra balkona çıkıp şehrin üzerine siyah bir tül gibi çöken akşamın serinliğini içine çekti. İçi ürpermişti. Şimdi şuracıkta deliler gibi bağırsa, memleketten bir türkü tuttursa ne derlerdi ona?

Önceleri kimseyle konuşmayan, hatta konuşmaya çekinen Ali, bir müddet sonra derdini anlatabilecek kadar da Almanca öğrenmeye başladığında Hans adındaki bir Alman’la sıcak bir dostluk kurmuştu. Dilini, dinini, kültürünü bilmediği bir ülkede biriyle bu kadar samimi olmasına zaman zaman kendisi de bir anlam veremiyordu. Şunu artık iyi biliyordu ki dostluğun ve arkadaşlığın dili, dini yoktu. İnsan vardı sadece, birbirini karşılıksız seven ve birbirini renginden, ırkından dolayı ötekileştirmeyen insan… Üstelik öyle olmasaydı Hans’la bu kadar samimi olabilir miydi? Hans’la samimi olmasa yalnızlığını bu kadar kolay dindirebilir miydi?

Ali, zaman geçtikçe kendini daha da rahatlamış ve bu ülkeye alışmış hissediyordu. Ayrıca  ilk başlarda beynine paslı bir hançer gibi işleyen çan sesleri artık onu rahatsız etmiyor, fırsat buldukça bu koca şehri keşfetmek için saatlerce dolaşıyordu. Farklı dile, farklı dine sahip insanların arasında rotası belli olmayan bir gemi gibi yalpalaya yalpalaya yürüyor, geç saatlerde evinin yolunu tutuyordu. Yoksa gittikçe kendisi de farklılaşıyor muydu? O, Anadolu’nun bağrından kopup gelen, elleri nasırlı, yüreği yanık Ali’ye bir haller mi olmuştu?

O gün işten erken çıkmıştı ve biraz dalgındı.  Bir müddet, serseri adımlarla Hamburg’un çorba kokan kalabalık caddelerinde dolaştı. Bir kebapçıya gidip bir şeyler yemeyi düşünde, sonra vazgeçti. Az sonra başlayan yağmur, köyünün yağmurlarına pek benzemese de sonuçta yağmurdu işte. İnsan da böyle değil miydi? Rengi, dili, kültürü farklı da olsa hepsi aynı geminin yolcusu değil miydi zaten? Yağmurdan kaçanlara baktı, kim bilir onlar ne maceralarla yüklülerdi? Kendisi de kalabalığa karışıp nereye gittiğini bilmeden uzunca bir süre yürüdü. Artık bu kalabalığın, bu ülkenin ve bu dünyanın ayrılmaz bir parçası olduğunu iyi biliyordu. Küçük bir tohum olarak dünyaya atılıp oraya kök salan bir koca çınardı o. Ne yazık ki bu koca çınarın kökünün dallarına sözü geçmiyordu artık. Kökünden, benliğinden, Türklüğünden gittikçe uzaklaşıyordu işte. Hem Türkçe konuşamamak da o kadar rahatsız etmiyordu onu.

Gün ikindiyi vurduğunda Hatçe Ana, bacağındaki ağrılardan olacak sızlanarak doğruldu. Ali’nin hatıraları saklı bahçeyi birkaç adımda tüketti ve incir ağacının serin gölgesine çömeldi. Başındaki oyalı yazmanın ucuyla alnındaki teri sildi.  Karşı dağların tepelerinde beyaz bir tülü andıran kar yığınları vardı. Gözünü bir an kızıllaşmaya başlamış ufuklardan alamadı. Karşı dağlar yanıyordu sanki. Oysa yanan karşıki dağlar değil onun yüreğiydi; çünkü içerisinde koca bir alev vardı. Bu alev onu içten içe yakıyor, nefesini kesiyor ve onu soluksuz bırakıyordu.

Az sonra muhtar elinde beyaz bir zarfla göründü. Muhtarı karşılamak için kalkmaya yeltendi; ama başarılı olamadı.

-Ne ediveriyon Hatçe Ana?

-Ne edivereyin oğul, yaşlılık, yuvarlanıp gedeyoz işte.

-Gözün aydın, Ali’den mektup var.

-Mektup mu?

-He ya, mektup...

Hatçe Ana’da bir durgunluk… Muhtar, zarfı açıp “Garip Anam” diye başlayan mektubu okumaya başlayınca Hatçe Ana’nın donuk gözlerindeki bulutlar, yağmur olup boşaldı. Yüreğindeki koru Erciyes’in karı bile söndüremeyecek haldeydi. Mektubu alıp kokladı ve göğsüne Ali’yi basarmışçasına öylece yüreğine bastı. Gözlerini sararan ufuklara dikerek koca bir dağı sırtlamışçasına iniltiyle ve hıçkırarak dakikalarca ağladı, ağladı. Sonra bir çağlayana dönüştü gözyaşları say ki sıladan gurbete doğru aktı, aktı.

O gece ne yaptıysa uyuyamadı Ali. Önce sağ tarafına yatmayı denedi, olmayınca sol tarafına döndü. Sırt üstü yatıp içeri sızan loş ışığı seyre koyuldu. Başucundaki su bardağına uzanıp sudan bir yudum aldı. Su, çok sıcaktı. Derin bir nefesle uyumak için tekrar yeltendi. Henüz yenilmiş ve yenilgiyi kabullenememiş bir güreşçi hırçınlığıyla yorganı başına çekti. Yorgan sanki nemliydi. Havasızlığa daha fazla dayanamadı, yorganı üzerinden attı. Bir gurbet gecesinin kasaveti çökmüştü tüm odaya. Üstelik bu kasaveti içeri sızan loş ışık bile yok edemiyordu.

Gün ışıdığında o hala uyumak için mücadele veriyordu. İçerisi yarı aydınlıktı; perdeler, içeri sızmaya çalışan güneşe geçit vermemek için çabalıyorlardı sanki. Savaştan mağlup ayrılan bir asker ürkekliğiyle doğruldu, gözlerini ovuşturup bir  süre esnedi. Yıkanıp kahvaltıya oturdu.  Kahvaltı masasının üzerindeki tabakların birinde dünden kalan üç beş zeytin, az ötede birkaç dilim ekmek ve köy peynirine hiç benzemeyen; ama peynir denilebilecek türden bir şeyler vardı. Bir bardak çay içtikten ve birkaç zeytin yedikten sonra işte kahvaltı bitmişti.

İşe geldiğinde Ali’yi Hans’ın sıcak bakışları karşıladı. Hans, Ali’den öğrenebildiği kadar ve aslında bozuk sayılabilecek bir Türkçeyle “ Gunaydin, dostum. Ne yapıyor sen?” deyince bedeninde bir sıcaklık hissetti. Evet, bu doğruydu. Hans, onun en yakın arkadaşı, dert ortağı ve dostuydu. Ne yazık ki Hans gibilerin sayısı çok değildi. O da olmasa zaten bu garip diyarda hepten yalnızlığa gömülecekti. Hans, ne olduğunu anlamadan kendini Ali’nin kolları arasında bulmuştu. Ali, onu sıkı sıkı sarıyor ve içinden “ Arkadaşlığın, dostluğun dili bir; sevginin dili hep aynı.” diye söyleniyordu. Uykusuz geçen bir gecenin ardından başlayan gün, neyse ki çok güzel geçmişti. Ali, iş çıkışı Hans’la bir Türk lokantasına gidip döner yemiş ve sonrasında yine bir Türk çay ocağında tavşan kanı birkaç bardak çay içmiş, günü bir Alman mağazasında alışveriş yaparak noktalamıştı. Hans’tan ayrılıp da eve geldiğinde saat 22.00 civarındaydı. Dilinde sebebini anlamadığı bir türküyle yatağına uzandı. Gözleri titriyor, kırık dökük bakışları tavanı dövüyordu.

Allı turnam, bizim ele varırsan,

Şeker söyle kaymak söyle, bal söyle,

Oy, gülüm gülüm!

Tutmuyor elim, kırıldı kolum, turnalar hey!

Allı turna…

Dudaklarında yarım kalan mısralar, az sonra yerini iç çekişlere bıraktı. Tavana çivilenen bakışları usulca yana kaydı, gözlerinden dökülen mercan parçaları, yastıkta garip çizgilere dönüşmüş, soluk alıp verişi de başkalaşmıştı. Kendini gurbet akşamlarının buruluğuna bırakıp çoktan memleketinin sıcaklığında dolaşmaya başlamıştı bile. kha

Kars Haber Haberleri