Kafkas Üniversitesi’nin 2012 – 2013 eğitim ve öğretim sezonunun açılış törenine katılan 18 Mart Çanakkale Üniversitesi Rektörü ve Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu'nu (USAK)’ın kurucusu Prof. Dr. Sedat Laçiner, öğrencilere verdiği ilk derste, ‘Bilgi’nin önemine değindi. Türkiye’nin henüz bilgi çağını yakalayamadığını iddia eden Laçiner, verdiği derste kullandığı ifadelerin ardından, ‘Söyleyecek çok şey var ama Zülfü Yâre dokunuyor. Belki bana da dokunur diye korkuyorum.’ Dedi.
Bilginin güç ve bilen insanın da çok güçlü olduğunu vurgulayan Laçiner, bilginin gelişmiş ülkelerde temel ilkeye dönüştürüldüğüne vurgu yaparak, Allah’ın Kuran - Kerim’de de “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?” diye insanlara öğütte bulunduğuna dikkat çekti.
Yakın tarihimize kadar çok kıymet verdiğimiz şeylerden birinin, bilgi olmadığını da belirten Laçiner, “Türkiye’de bilgiyi içeren kitapların, bilginin işlendiği üniversiteler ve eğitim kurumlarının olmadığını rahatlıkla görebiliriz. Bilgiye yeterli kıymeti vermediğimiz için bugün yaşadığımız sorunların büyük bir kısmının kaynağında da bu vardır. Malazgirt Savaşının yaşandığı yıllarda, Avrupa’da bazı üniversiteler açılmaya başlanmasına rağmen ülkemizde 1980’li yıllarda üniversite sayısı da 50 civarındaydı. “ dedi.
AMERİKA, BİLGİ SATAR BÜYÜK PARA KAZANIR
Amerika’da üretilen bir İphone makinesinin maliyetinin 50 ile 100 lira olmasına rağmen Türkiye’de 2 ile 3 bin liraya satıldığını belirten Laçiner, aradaki bu astronomik yüzde 95’lik fiyat farkının ise tamamen aklın kazancı olduğuna dikkat çekti ve bilginin önemini vurgulayarak, bilgi merkezli ekonomiyle, sanayi merkezli ekonominin arasındaki farkın anlaşılır olduğu söyledi.
Osmanlı İmparatorluğu yıkıldığı sırada ülkemizde bir tane üniversite veya bir tane bilim araştırma merkezinin dahi olmadığını vurgulayan Laçiner, bilginin olduğu yerde terör ve açlıktan söz etmeninde mümkün olamayacağına da vurgu yaptı.
LAÇİNER, DERSİNİ ŞU ŞEKİLDE SÜRDÜRDÜ:
“Şu anda Türkiye’de üniversite sayısı 200’ü aştı. 18. yy Almayansın da, üniversite sayısı 50 idi. Ama Türkiye’de bu rakamı, 1980 yılında yakalarsanız, neden başımızda terör var, fakirlik, cehalet ve trafik kazaları var? Deme hakkımız ortadan kalkar. Çünkü bilenle bilmeyen arasında çok büyük fark var. Bugün geldiğimiz noktada, ülke olarak bilgiye kıymet verdiğimiz kanısında değilim. Türkiye, halen bilgi çağını yakalamaya çalışıyor. Türkiye’nin şu anda ki turizmi ve ekonomisi çok büyüdü, bir dev gibiyiz. Ama entelektüel dünyası bu gelişmeye uyumlu bir gelişme sergileyememiştir.
PEKİ, KİME KIZACAĞIZ?
Osmanlı İmparatorluğunun son döneminde ve çöküş esnasındaki hastalıklar, büyük oranda Cumhuriyete de sirayet etti. Cumhuriyeti kuranlar, kendilerini Osmanlının antitezi olarak taktim etseler de, her biri aslında bir Osmanlı çocuğuydu. Osmanlı İmparatorluğunun yetiştirdiği en büyük generallerden birisi Atatürk veya İnönü deriz. Osmanlıdan kalan birçok hastalığı da Cumhuriyet devraldı. Çöken bir İmparatorluğun küllerinden bir ülke kuruyorsunuz. Ama en acı olanı da bilgiye olan yaklaşımında devralınması çok acıdır.
ÜNİVERSİTENİN TEMEL TAŞLARI, “ÖZGÜRLÜKTÜR”
Üniversiteler, alternatif fikirler üretir. Hükümdarın, Cumhurbaşkanının, Başbakanın, sokakta ki Ahmet efendinin düşünemeyeceği ve bazı durumlarda da hoşlanmayacağı fikirleri üretir. Cumhuriyetin kuruluşunda kurulan üniversitelerin, Cumhuriyetin üniversiteleri olduğunu söyleyemeyiz. Bu kurumlar, bir nevi meslek okulları gibidir. Cumhuriyeti pekiştirecek görev okulları olmuştur. İlk, orta ve lise de ki sorumlulukların bir kısmı, üniversitelere verilmiştir. Yani alternatif fikir üretmek değil, mevcut olanı pekiştirmek içindir. Bunu, ilk 10 ile 20 yıl içerinde anlamak mümkündür. Ama her devrimin zorlukları vardır. Ölüm kalım meselesidir ve dolayısıyla üniversitecilik oynamanın sırası değildir. Ama sonraki yıllarda bunların devam etmesi ve yapılması bir intihardır.
HER ASKERİ DARBEDEN SONRA KİTAPLAR YAKILDI
Her askeri darbeden sonra bu memlekette kitapla yakıldıysa, insanlar, fikirlerini bırakın toprağın altına gömmeyi, beyinlerinin altına gömmek zorunda kaldı. Bu durum, hem utanç vericidir hem de “Medeniyet” anlamında bir intihardır. 12 Eylül’den sonra bunu ziyadesiyle yaşadık. Bir şiir kitabını, bir romanı evinizde tutmanız suçtu. Hatta zihninizde ve ezberinizde bulundurmak bile suçtu.
BİR KELİMLE DAHİ SİYASAL GÖRÜŞÜNÜZÜ ORTAYA KOYARDI
1980’li yıllarda, sadece kitaplar değil, kelimeleri bile ayrışma ve bölünme sebebi haline getirdiler. Bir kişi, Siyasal Bilimler Fakültesinde, ‘Olasılık’ dediği zaman, O’nun solcu olduğu anlaşılırdı. ‘İhtimal’ dediğinde ise sağcı olduğu anlaşılırdı. ‘Hakikat’ sağcı, ‘Gerçek’ solcuydu. Aslında bu yaşananlar ahmaklıktı, bir intihardı ve bilgiye hürmetsizlikti. Meselelere ilmi, teknik değil siyasi olarak yaklaşmaktı. Kim aramıza bu fitneyi soktu, bu hastalık nereden geldi ve bize bulaştı? Bunu tam olarak izah etmek mümkün değil.
FİKİRDE MERKEZİYETÇİLİĞİ BIRAKMAMIZ LAZIM
Ama bugün geldiğimiz noktada, fikirde merkeziyetçiliği bırakmamız lazım. Fikir de birbirimize ve üniversitelerimize güvenmemiz lazım. Üniversiteler, Kars’ta da olduğu gibi bulundukları ile katkı ve katma değer sağlasın. Ama geçmişte yaşanan sorunların yerine ve Türkiye’nin geleceğini geçmişte olduğu gibi yaşamamak için akademik ve fikri özgürlüklere özen gösterelim ve üzerine titreyelim.
DUBLE YOLLAR YERİNE, DUBLE BEYİNLER KAZANALIM
Özgür, kendi ayakları üzerinde durabilen, konuşmaktan korkmayan, devletini kızdırmaktan endişe etmeyen, fikri hür, vicdanı gerçekten hür nesiller yetiştirmeliyiz. Türkiye’nin geçmişiyle hesaplaştığı bu günlerde böyle bir fırsatı yakaladığı kanaatindeyim. Bu fırsatın değerlendirmesi ve doğruya sevk edilmesi şu anda Ankara’da ki büyüklerimize bağlıdır. Onlarında daha çok bu konulara girmesine değil. Ankara’yı daha çok bunu konularından çıkarmasına ve serbest bırakmasına bağlıdır. Söyleyecek çok şey var ama Zülfü Yâre dokunuyor. Belki bana da dokunur diye korkuyorum.”