Kars’ın Gazilik Unvanı ve Kars Antlaşması

Prof. Dr. Esin Dayı ve Prof. Dr. Hikmet Öztürk, Kars'a gazilik unvanının verilmesi ve Kars Antlaşmasıyla ilgili özel açıklamada bulundular.

 

Prof. Dr. Esin Dayı, Kars’ın Gazilik Unvanıyla  yaptığı açıklamada, Kars’ın güçlü ve kahramanca müdafaasıyla Osmanlı padişahı tarafından Kars’a gazilik unvanı verildiğini söyledi.
 
Tarihimizde ilk gazilik unvanı verilen şehrin Kars olduğunu da belirten Dayı, “Müttefiklerimizin özellikle, İngiliz ve Fransızların, generallerin şahit oldukları Kars müdafaası kahramanlığı Avrupa’da tiyatrolarda. O dönemde Kanada henüz İngilizlerin sömürgesi altında. Kanada’da Velintın kasabası iki tane bunlar posta teşkilatında karışıklığa neden olduğu için birisi bunların isimlerini değiştirmek istiyor. Fakat ne isim verileceği bilinemiyor. Kars’ın kahramanlığı duyulduğunda Velintın kasabasından birisi adını Kars olarak değiştiriyor. Bugünde kullanıldığını sanıyorum.” dedi.
 
Prof. Dr. Hikmet Öztürk de, “Türk-Rus ilişkilerinde geride bırakılan 400 yıla 3. gözle bakıldığında son derece zor dönemdi. Askeri ve siyasi ilişkileri yoğun olduğu harplerin daha çok ön planda olduğu dostluğun olmadığı bir süreç dönemi. Bunun 40 yılı daha ağır geçmiştir. Özellikle bugün üzerinde yaşamış olduğumuz bölgede bu şehirde de bunun etkilerini görmek mümkündür. Yani 1878-1918 arası dönemini kast ediyorum. 1918-1938-1939; 2. Dünya Savaşında olan sürede ise tersi bir durum var. Türk-Rus ilişkilerinde belki de tarihin en barışık en dost dönemi yaşanmıştır. 2. Dünya Savaşı ve sonrasında ise soğuk savaşın gerilimi ve bir dalgalanma dönemi mevcuttur. 40 yıllık döneme yani 1878-1918 yılları arasına şöyle bir kuş bakışı yöntemiyle bakacak olursak bu süre zarfında Ruslar yayılmacı bir konumdadır. Bir dünya devleti olarak büyüme arzusundadır. Osmanlı Devleti ise büyük olma vasfını yitirip küçülmektedir. Fakat 40 yılın sonuna gelindiğinde yayılan Rusya ile yıkılışını frenlemeye çalışan Osmanlı Devleti her ikisi de aynı anda tarih sahnesine çekilmiş. Her ikisinin de üzerinde yaşamış olduğu coğrafyada yeni düzenler yeni siyasal sistemler ortaya çıkmıştır. 1917’de Bolşevik ihtilaliyle Rusya rejim değiştirmiş. 1918’den sonra Osmanlı Devletinin fiilen yıkılışıyla bir ulusal kurtuluş mücadelesi sürecinden geçilerek yeni bir devlet inşa edilmiştir. İşte bu dönemde Rusya’nın rejimini oturtma mücadelesi verdiği Türk milletinin de ulusal kurtuluş mücadelesi vererek kendi inisiyatifi ile kendi ayakları üzerinde durabildiği bir milli devleti inşa etme sürecine girdiği dönemde yeni ilişkilerin yoğunlaştığını ve bir işbirliğine döndüğünü görüyoruz. Bu süreç içerisinde bugün üzerinde çokça konuşulan ve değerlendirmeler yapılacak olan Kars Antlaşması önemli bir yer tutmakta.” diye konuştu.
 
Öztürk daha sonra şunları söyledi:
“Son dönemlerde yani, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde 1920’lere yaklaşılırken Osmanlı Devletinde ittihat ve terakki döneminin kapanması ve yeni bir dönemin açılmasıyla birlikte Rusya’nın endişe etmiş olduğu Turancılık politikasından vazgeçildi. Ardından reel politikanın bir gereği olarak Türk milleti milli mücadelesini verirken Misak-ı Milli hudutlarını önemsedi ve bu hudutlar içerisinde istiklal harbini tamamlayıp milli devleti inşa etme sürecinde. Rusya ise rejimini oturtmak ve özellikle batılı devletler ile yürütmekte olduğu o mücadelesinden en az zararla çıkmak için güneyini emniyet altına alma noktasında Türkiye ile işbirliğini önemseyip yayılmacılık siyasetine ara vermiştir. İşte bu temel anlayış çerçevesinde ve işbirliği zeminin ihtiyaçtan kaynaklanan ortamında Türk-Sovyet ilişkilerini 1920’lerde gayet olumlu seyrettiğini görüyoruz. Sovyetler Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışından itibaren o büyük dava adımı yürütmekte olduğu mücadeleyi, istiklal mücadelesini kendileri zihninden geçen belki antiemperyalist hamleyi yakından takip etmeye başlamışlar. Mustafa Kemal’in mücadelesini halka mal etmesini, halka yaymasından ve kurumsallaştırmasından sonraki askeri safhasında onlar işbirliğine yönelmişlerdir. 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisinin (TBMM) kurulmasından sonra iki hükümet arasında Ankara-Moskova hattında temaslar olmuş ve 16 Mart 1921’de Moskova anlaşması imzalamıştır. 1921 yılı Türk milleti için çok zor bir savaş yılıdır. Türk milleti 4 savaş geçirmiştir. Dolayısıyla bu süre içerisinde hem uluslar arası arenada yalnızlıktan kurtulabilmek hem dış yardımı alıp mücadele etmekte olduğu anlayış etrafında uluslar arası camiayı ihmal edip genel barış için bir önsöz niteliğinde olan Türk milletinin bir barış programı niteliğinde bulunan olmazsa olmazı olan Misak-ı Milli tanıtma gayreti içerisindedir. 16 Mart 1921’de imzalanan Moskova antlaşması bundan başka bir şey değildir. Sovyetlerin Ankara hükümetini tanıyıp bir yardım anlayışına doğru yönelmesi her şeyden evvel Misak-ı Milli’yi tanıyor olması elbette ki Ankara’yı çok rahatlatmıştır. Aynı zamanda Batıya karşı, Batı Cephesine yönelik verilecek olan mücadelede Doğuyu emniyet alma çabasında da önemli bir aşama geçirmiştir.
 
1921 Mart’ına gelindiğinde Sovyetler 1920 Nisandan başlayıp Güney Kafkasya’yı Sovyetleştirme stratejileri de bir hayli mesafe almışlardı. Önce Azerbaycan’ı arkasından Ermenistan’ı ve Gürcistan’ı Sovyetleştirerek kontrolleri altına toplamışlardır. Bunu halk üzerinde emniyeti sağlamak ve daha güvenli bir sınır temin edebilmek maksadıyla Sakarya Muharebesinin hemen arkasından Türk milletinin o büyük başarısı Batılı devletlerde de bir çatırdama yaratmış. Fransa ile temaslar kurulmuş. Bu da Sovyetleri endişelendirmiş. Türkiye batıya doğru kayıyor mu kaygısı yaratmış. Daha iyi bir iş birliğine yönelmede Kars antlaşması önemli bir hale gelmiştir. Fransa ile anlaşmadan bir hafta önce, 13 Ekim 1921’de Kars’ta Kazım Karabekir Paşa’nın imzalamış olduğu anlaşma 90 yıl önce burada imzalanmıştır. Sınırın teyit edilmesi Misak-ı Millinin 3 Kafkas Cumhuriyeti tarafından kabul edilmesi ve bir kez daha teyit ediliyor olması Ankara hükümeti için Türk milleti için çok önemliydi. Doğunun emniyet alınması Batı Cephesinde yürütülecek olan askeri mücadele içinde fevkalade bir avantaj sağlamaktadır. Kars antlaşmasında öne çıkan ve bugünü eklemekte olan iki önemli nokta var.
 
Bunlardan birisi Nahçıvan’ın Azerbaycan toprağı sayılması. İkincisi ise Batum meselesi ve buradaki Müslüman halkın kültürel ve dinsel hakları noktasında yine Ankara’nın garantörlük hakkı. Bugüne dek uzayan Kafkasya problemlerinde bu iki nokta önemlidir. daha derin bir noktaya gelmek 1925’te Musul meselesine bağlı olarak batılı devletlere yeniden köprülerin atıldığı döneme denk gelmektedir. 1925’te Başlayan bu saldırmazlık, tarafsızlık süreci dönemi 3 yıl, 5,6 ve 10 yıl şekliyle imzalanan uzatma protokolüyle 1945’e dek sürecek. Fakat 1939’dan itibaren Sovyetler bu noktada farklı bir tavır içerisine girmişler. Özellikle 3 Mart 1918’de imzalanan ve Kars, Ardahan, Batum’un Türkiye’ye dönmesini sağlayan o antlaşma ruhunun Sovyetler nezdinde kaybolduğunu ve bu topraklara yeniden geriye döndürme arzusu içinde olduğunu imar yoluyla başlayan 1945 martından itibaren konferans sonrasında ise açıktan ifade ettiği ve bunun Türkiye Cumhuriyeti Devleti üzeride ciddi bir tehdit yaratmıştır. Bu tehdit algısı zaten Türkiye’yi Batı ittifakına doğru kaydıracaktır. 1989 sonrası Doğu bloğunun çöküşe girmesi ve 1991 yılında Sovyetler Birliği dağılması Kafkas’ta ciddi bir boşluk ve kargaşa ortamı yaratacaktır. Bu ortamda bütün Sovyet Cumhuriyeti bağımsızlıkları ilan edilen Kafkasya’da bu sürece dahil olacaktır.
 
Fakat bunlar içerisinden bir tek eski Sovyet Cumhuriyetlerinden Ermenistan Cumhuriyetiyle diplomatik ilişkiler kurulmayacaktır. Bunun nedeni de üzerinde durduğumuz bu çalıştayı yapmakta olduğumuz 13 Ekim 1921 tarihli Kars antlaşmasını yeni Ermenistan Devleti tarafından tanınmıyordu. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Doğu sınırlarının tanınmadığının ifadesi. Ermenistan’ın bağımsızlık bildirgesinde ve anayasasının girişinde yer alan ve bugünde Türkiye-Ermenistan ilişkilerinde üzerinde en çok yorum üretilen noktadır. Ermenistan’ın, bu hattı yani Türkiye’nin doğu sınırlarının işgali altındaki batı Ermenistan toprakları olarak nitelemesi Türkiye’nin Ermenistan’a karşı bir tavır içine girmesine yol açmaktadır. Bundan dolayı da Ermeni ve Türkiye arasında diplomatik ilişkiler yoktur. Dolaylı diplomat ilişkiler var. Resmi bir diplomat ilişki süreci yoktur. Burada öne çıkan bir diğer husus Karabağ meselesidir. Ermenistan’ın Karabağ’ı işgali karşısında Türkiye’ye ikinci bir tavır olarak kapıları kapatmasıdır. Türkiye ile Gürcistan ilişkileri Sovyetlerin dağılması ve Gürcistan’ın bağımsız duruma gelmesi sonrası iyi bir vaziyettedir. Yalnız, son 4 yıl içerisinde iki kez Batum’a gitmek nasip oldu. Batum da çok ciddi bir demografik hareketlilik var. Özellikle şehir merkezinde ve Müslüman köylerinde inşa edilen Kiliselerin varlığı ve kamusal alana Müslümanların girişine uygulanan direk ve dolaylı baskılar Türk Milletinin dikkatinden kaçmamaktadır.”
(BA-BA-S) KARS (KHA)

Kars Haber Haberleri