Ne hikmetse! Sadece AKP’yi savunanlar telefonlarda tamamen hukuka ve kanunlara uygun konuşuyorlar. Onların dışında herkes potansiyel çete, mafya, Ergenekon terör örgütü üyesi.
Sıradan bir şey, örneğin” burada yağmur yağıyor” dediğinizde bile karşınızdakinden uyarı alıyorsunuz”bu işleri telefonda konuşma”diye. Çünkü”vay, sen bize ördek mi dedin”diye alırlar içeri. Televizyon kanallarında ördeğin aslında ne anlama geldiğini Mehmet Metiner ile Nazlı Ilıcak’a yorumlatırlar. Gittin babanın kesesinden.
Peki, biz ne yapalım kardeşim, konuşmayalım mı? ıslık mı çalalım, kuşdili mi konuşalım?
Çoğu zaman telefon görüşmelerinin dokümanı önce yandaş medyada yayınlanıyor. Savcılar daha sonra harekete geçiyor. Bu bilgi ve belgeleri onlara kim servis ediyor, ne hakla yayınlıyorlar? Soran yok. Soran olursa o da dinlemeye takılıyor.
Sadece muhalefet partilerinin genel başkanları ve milletvekilleri dokunulmazlıklarına sığınarak konuşabiliyorlardı. Ona da çözüm buldular. Onları gözaltına alamıyorlar fakat “gözetleyerek” susturuyorlar.
İşte Deniz Baykal örneği. Ülkenin ana muhalefet partisi lideri siyasi ahlaka, insan haklarına, demokrasiye aykırı bir yöntemle işbaşından uzaklaştırıldı.
BAYKAL’a bu komployu kim hazırladı?Şimdilik net bir şey söyleyemeyiz.Kendi açıklamalarına bakılırsa bu komplo “bizzat iktidar tarafından hazırlanmıştır”.İktidar kanadı ise bu açıklamaları reddediyor.
Vatandaş olarak bizi ilgilendiren, bu olayın kimin işine yaradığı, ülkeyi nasıl etkilediği ve sonuçlarının neler olacağıdır.
Kimin işine yaradığını, hesapların nasıl da tutmayacağını, daha doğrusu bu olayın komplocuların ayağına dolaşacağını zamanla göreceğiz. Fakat bu olay ülkede güven ortamının daha da yok olmasına, Türkiye’nin bir üçüncü dünya ülkesi görüntüsü vermesine neden olmuştur.
Deniz BAYKAL konuşmasında, “iktidarın olaydan üzüntü duyduklarına dair açıklamalarını samimi bulmadığını, özel görüntülerin iki hafta önce imal edildiğini ve komplonun iktidardan habersiz hazırlanmış olamayacağını” ifade etti. Dedik ya “biz bilemeyiz.”
Ancak, anayasa değişikliği oylamasının sonuçlanmasından ve referanduma gidileceğinin ortaya çıkmasından sonra, yani kaset olayından iki hafta önce, başbakan nedense son derece neşeliydi. Kendinden emin bir halde, sanki referandum yapılmış ve yüzde doksan “evet”almışcasına” millet bana gelin bana diyor” diye açıklamalar yapıyordu.
Kasetin ortaya çıkması üzerine, Bülent ARINÇ’ın bildiğimiz ağlamaklı hali ile “Sayın Baykal ve muhterem hanımefendilerine çok geçmiş olsun, çok üzüldüm, bu olayın gerçek olduğuna inanmıyorum” açıklaması doğrusu bana çok yapmacık gelmişti. Kendi kendime “bunda bir bit yeniği var” diyerek şüphelenmiştim.
Beni şüphelendiren bu görüntülerdi. Tabi benimki sadece şüphe, gerisini ben bilemem. Ortaya çıkınca göreceğiz.
Gelelim asıl meselemize. Herkes birbirinden ürküyor, korkuyor. Kimse kimseye güvenemez oldu. Toplum bir travma yaşıyor. Bedenlerimize değil, ruhlarımıza işkence ediyorlar. Her gün, her an sürekli işkence altındayız.
Darbe yönetimleri insanlara karakollarda, zindanlarda işkence ediyordu. Bu dönemde evimizde, yatak odamızda, sokakta yürürken, işyerimizde çalışırken işkence ediyorlar.
Bu böyle devam edemez. Bütün Türkiye ruh hastası olacak. Etraf Telefonunu açamayanlar, SİM kartlarını ceplerinde taşıyanlarla dolu. Korkutucu bir Türkiye tablosu ile karşı karşıyayız. Bu iş nereye varacak?
CHP’nin genel başkanını komployla vuranların, bizi hiç gözleri görmez. Gözleri görmez, çünkü bunların gözünü kan bürümüş.
Bu olağanüstü ve kapkara dönem sona ermeli, Türkiye normalleşmelidir. Hukuk, adalet kavramları işlerlik kazanmalı, Özel hayatın gizliliği, ifade özgürlüğü güvence altına alınmalıdır.
Korkmak, susmak çözüm değildir. Korkunun da ecele faydası yoktur. İşkencecilere itirazımızı yüksek sesle yapmak durumundayız. İşkenceciler sağcı, solcu ayırmıyor. Bu ülkenin değerlerini, bu milletin birliğini savunan kim varsa onların hedefindedir. Biz de gücümüzü birleştirelim. Sende susma, bak görüyorsun sırayla geliyorlar.