Birtane, Hükümete Seslendi
BDP Kars Milletvekili Mülkiye Birtane’nin, “Hükümete Sesleniş” açıklaması:
Türkiye’de siyaset rüşvet, yolsuzluk, tape kayıtları ile inanılmaz bir kirlenme ve kirlenmişliğin su yüzüne çıkması ile çalkalanırken, siyasetin gölgesinde kadın cinayetleri hız kesmeden devam ediyor. Hükümet kendini, bakan çocuklarını korumak için onlarca yeni yasal düzenlemeyi jet hızıyla Genel Kurul’dan geçirirken, 12 yıldır kadın cinayetleri, taciz ve tecavüz, çocuk istismarı, çocuk evlilikleri hakkında ciddi tek bir çalışma yapmamıştır.
Kadınlar hala karakol kapılarında bekletiliyor, savcılar “evli olmadığın erkeğe karşı koruma tedbiri alamayız” diyor, güya koruma altında olan kadın sokak ortasında katlediliyor.
Kadınların her türlü şiddetten korunması hakkında özgün bir kanun çıkarılmıyor. Mevcut yasal düzenlemelerin hiç biri hayata geçirilmiyor. 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanunun 14. maddesi gereğince bir yönetmelikle oluşturulan Şiddeti Önleme ve İzleme Merkezleri ile kadınların sığınma hakkı ellerinden alınmış, sığınma evlerine adeta cezaevi niteliği getirilmiştir.
Kadın için ya kocayı ya mezarı reva gören hükümet, boşanma işlemlerini zorlaştırmakta, kadına yönelik şiddeti önleme için oluşturulmuş birimlerde görev yapan yetkililer ve personel, şiddet gördüğünü söyleyen kadına, “evlilikte olur böyle şeyler, ailen dağılmasın, katlanman gerek” telkinlerinde bulunarak kadını eve göndermektedir.
6284 sayılı Ailenin Korunmasına ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun 2012 yılında kabul edilip yürürlüğe girmiştir ancak bu kanun kağıt üzerinde kalmış, pratik hiç bir önlem hayata geçirilmemiştir.
AKP’nin ne dediyse tersini yapma geleneği sonucu, 2013 yılı içerisinde sadece basına yansıyan kadın cinayeti sayısı 237 olmuştur. 2014 yılının ilk ayında 17 ilde toplam 23 kadın cinayete kurban gitmiştir. Bir savaşta ancak taraflar bu kadar kayıp verebilir. Bu durumda kadın katliamlarını, kadın cinsine karşı açılmış eril zihniyetin bir savaşı olarak yorumlamak yanlış olmaz sanırım.
Kürtaj yasası ile devlet, kadınlar üzerinde resmi bir baskı kurmuş, tecavüzcünün çocuğunu doğurma zorunluluğuna, normal doğum zorlaması ve kürtaj yasağı eklenince, kadın intiharları, doğum sırasında çocuk ve kadın ölümleri artmıştır.
Kürtaj yasası resmileşmediği halde hastanelerde fiili olarak uygulanmaktadır. Kadınların istemediği gebelikleri sonlandırmasını engelleyen kürtaj yasağı nedeniyle birçok kadın hayatını kaybetmiştir.
Urfa’nın Viranşehir ilçesinde, 8 aylık hamile Hacire Göv’ün akrabaları tarafından katledilerek bir kuyuya atılması da AKP’nin kadınlar üzerinde kurduğu resmi baskıların sonucudur. Bu vahşet bir kez daha AKP yasalarının kadını korumadığını, aksine kadın cinayetlerine yeni kapılar araladığını göstermektedir.
AKP iktidarı tarafından “kutsal aile” söylemleri ve politikaları ile toplumun eril zihniyeti beslenip güçlendirilmektedir. Aynı söylemlerle çocukları evlenmeye, aileleri evlendirmeye özendirmektedir. 18 yaşından küçük çocuklara, ehliyet vermeyen, oy kullandırmayan kanunlar, 13-14 yaşındaki çocuklara kendi rızası ya da ailenin rızası ile evlenme izni vermektedir.
Şimdi Sayın Aileden Sorumlu Bakan’a soruyorum: araba kullanmak mı daha zor yoksa evlenerek bir ailenin sorumluluğunu almak mı? 16-17 yaşındaki çocuklardan şoför ve seçmen olmuyorsa, gelin, anne, eş, baba nasıl olunabilir? Çocuktan anne, gelin, eş ve baba olmaz...
Olgun insanlar bile bu ağır yükümlülüğü kaldırmazken, bir çocuğun böylesine ağır bir yükümlülük altına sokulmasına göz yumanlar, yasal izin çıkaranlar da suçludur, cezalandırmalıdır.
Kısa bir süre önce Siirt’te Kader Erten’in, Urfa’da Gülsüm Çelik’in ve daha binlerce çocuğun başına gelenler, çocuğun kendi rızası ile evlenmesinin sonucu olarak ele alınabilir mi? Çünkü bir çocuğun isteyerek evlenmesi, isteyerek çocuk yapması kendi vereceği kararlarla gerçekleşecek bir durum değildir.
Bu nedenle, çocukların evlendirilmesi, sadece ailelerin değil devletin ve bu konuda önlem alması gereken yetkililerin gözleri önünde gerçekleşen bir felakettir. Bu aynı zamanda çocuk katliamı ile eşdeğerdir. Çünkü çocuk bu nedenle geleceğini yitirmekte, eve hapsedilerek ağır bir yükümlülük altına çekilmekte ve çoğu zaman aile içi şiddete maruz kalarak hayatını kaybetmektedir.
Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sayın Ayşenur İslam’ın “Kimse kötülük olsun diye çocuğunu evlendirmez, çoğu masumane” yorumu ne yöne çekilirse çekilsin, çocuk evliliklerini normal görme ve çocuk evliliklerinde ailelerin ve devletin sorumluluğunu sumen altı etme çabasıdır.
Aile rızası, çocuğun kendi rızası, imam nikâhı derken çocuklar, kadınlar katlediliyor, takas evlilikleri yapılıyor, çocuk yaşta evlilikler artıyor, tecavüzler, intiharlar giderek boyutlanıyor. Kadınların yüzleri 50 yıl önce olduğu gibi bu gün de kezzapla yakılıyor ve ya tehdit ediliyor.
Daha önce de kamuoyu ile paylaştığım bir gerçekliği tekrar hatırlatmakta yarar görüyorum. 2009-2011 yılları arasında toplamda 29 bin 980 tecavüz suçu işlenmiş, ceza alan kişi sayısı ise bu rakamın sadece binde biri kadardır. Türkiye’de şu an 100 bine yakın çocuk evli bulunuyor.
Buradan hükümete sesleniyoruz.
1-Kadını her türlü şiddete karşı koruyan özgün bir kanun çıkarılmalıdır.
2-Çocuk evlilikleri kesin olarak suç sayılmalı, çocuklara resmi nikah ya da imam nikahı kıyan yetkili ve imamlara ceza öngörülmeli.
3-Kadın şikayette bulunduğunda, evlilik şartı aranmadan kadın korumaya alınmalı. Kadının can güvenliği kesin olarak sağlanmalıdır.
4-Emniyet, karakol, hastane ve okullar başta olmak üzere tüm kamu kurumlarında kadını şiddete karşı koruyan, kadının şikayetini yetkili kurumlara bildiren özel birimler kurulmalıdır.
5-Başbakanın, bakanların ve tüm devlet yetkililerinin, kadına yönelik şiddet, kadın cinayetleri, çocuk yaşta evlilikler konusunda kamuoyunda pozitif duyarlılık oluşturacak konuşma yapmaları sorumlulukları gereğidir. Yapılacak yasal düzenlemelerde bu yükümlülükleri yerine getirilmesi konusunda ibareler bulunmalıdır.
Bu kapsamda çocuk evliliklerini, kadına dönük şiddeti, tecavüzler ve cinsel saldırılarda, kadınları suçlu gösteren, örf adet vurgusu yapan, klasik aile anlayışı övgüsü içeren konuşmalardan resmi temsiliyetleri bulunan kişilerin özenle uzak durması sağlanmalıdır. Aksi halde haklarında yasal işlem yapılmalıdır.
6-Kadına yönelik şiddettin önlenmesi konusunda yapılan yasal düzenlemelerin hayata geçirilmesi bir an önce sağlanmalıdır.
BİRTANE’NİN MECLİS KONUŞMASI
Sayın Başkan Değerli Milletvekilleri
Üniversite öğrencilerinin üzerindeki baskı ve sindirme politikaları hakkında vermiş olduğumuz önerge üzerine söz aldım. Sizleri saygıyla selamlıyorum.
Türkiye siyaseti rüşvet, yolsuzluk ve Paralel Devlet iddiaları ile çalkalanmadan önce gündemde Hükümetin ortaya attığı kızlı-erkekli yurt tartışması vardı. İktidara oturduğundan beri, baskı politikalarına hız veren AKP, baskı rejimlerinin en tipik özelliği olan "üniversite öğrencilerini sindirme politikalarını" Türkiye tarihinde görülmemiş özel yöntemlerle hayata geçirmeye çalışmakla meşguldü.
ODTÜ başta olmak üzere, üniversitelerde önce kendine biat eden öğrenci grupları oluşturmak, sonrasında ise bu gruplarla öğrenciler üzerinde baskı kurarak kendi ideolojisini benimsetmek için AKP-Cemaat işbirliği ile bir proje başlatıldı.
Bakanları, bürokratları ile üniversitelere giderek, oraları AKP’ye avukat, savcı, bürokrat yetiştiren okullar haline getirmeye çalışan hükümet, karşılaştığı her protestoda, öğrencilere daha çok öfkelenerek, bu kez yola getirmediği öğrencileri üniversitelerden atmak, kaydını sildirmek gibi hukuksuzluklar yapma yoluna başvurdu. Devlet yetkililerini protesto eden öğrencilere yüksek oranlarda cezalar verildi, okul kayıtları silindi, okuldan uzaklaştırıldı.
Siyasi baskılar sonucu yüzlerce öğrencinin okulla ilişiği kesilmiştir. Binlercesi tutuklanarak cezaevine konulmuştur. 2013 yılı Mayıs ayında, Adalet Bakanlığı tarafından bir soru önergesine istinaden verilen bilgiye göre, tutuklu öğrencilerle ilgili olarak ellerinde ‘anlık veri’ olmadığı, 4 Ocak 2013 itibariyle 2 bin 776 tutuklu ve hükümlü öğrenci bulunduğu açıklanmıştır.
Anlık veri olmadığından anladığımız ise, serbest bırakılan öğrenci olsa da bu sayının günbegün artış gösterdiğidir. Çünkü 2011 yılının Ekim ayında cezaevinde bulunan öğrenci sayısı 503 idi ve 2 yıl içinde 6 kat artış yaşanmıştır.
Son bir kaç ay içerisinde Erzurum, Kars, Diyarbakır, Kütahya, Afyonkarahisar, Bolu, Bursa, İstanbul, Sivas ve daha birçok üniversitede öğrenciler polis ve üniversite yönetiminin baskılarına maruz kalmışlarıdır.
Daha önce kamuoyunda tıp öğrencilerine yönelik hiç bir delil olmadan yapılan tutuklamalarla gündeme oturan bu baskılar son dönemlerde hız kaybetmeden öğrenciler üzerinde devam ettirilmektedir.
Sayın Başkan Değerli Milletvekilleri
Türkiye’de öğrenciler yaptıkları basın açıklamalarında parasız eğitim istedikleri, bu içerikli pankartlar açtıkları için terör örgütü üyesi olarak yargılanmaktadırlar ve çeşitli cezalara çarptırtmaktadırlar. Sadece bu içerikte değil, demokratik ve devrimci örgütlenmelerde yer almak, toplumsal sorunlar karşısında duyarlılık göstermek, bir sorun hakkında fikir beyanında bulunmak veya toplantı ve gösteri yürüyüşlerine katılmak, öğrencilerin terör suçu ile yargılanmalarına neden sayılmaktadır.
Devlet bir taraftan öğrenciler üzerinde baskı kurarken bir taraftan da Kürt, demokrat, devrimci, sol görüşlü öğrencilere yönelik ise okullarda linç kampanyaları başlatmakta, öğrenciler ırkçı grupların saldırısına uğramaktadır.
Bu nedenlerle üniversite hayatı sona eren öğrenciler, çıkarılan öğrenci af yasalarının da dışında tutulmaktadırlar. Bu durum uluslararası sözleşmeler ve Anayasa’nın eşitlik ilkesi başta olmak üzere birçok yasaya aykırılık teşkil etmektedir. Kişinin temel ve anayasal hakkı olan eğitim hakkının engellenmesi hukukun genel kaideleri ile de çelişen bir husustur.
Fırsat bulmuşken belirtmek isterim ki bir an önce kapsayıcı ve eşitlikçi bir yasal düzenlemenin yapılarak yeni bir af yasası çıkarılması elzemdir.
Hükümetin, toplumun en dinamik gücü olan üniversite gençliğine dönük baskıları sadece okul hayatını bitirmek; araştırmayan, okumayan, sorgulamayan bir öğrenci tipi yaratmaya dönük değildir. AKP, bu amaçlarını gerçekleştirmek için ciddi sindirme yöntemleri de kullanmaktadır.
Gezi Direnişi sırasında da hedefe en fazla öğrenciler konmuştur. Çünkü Gezi Direnişi aynı zamanda bir öğrenci hareketiydi. Yüzlerce öğrencinin hedef haline getirildiği gösterilere destek yürüyüşlerinde Eskişehir Anadolu Üniversitesi öğrencisi 19 yaşındaki Ali İsmail Korkmaz, polislerin dakikalarca darp etmesi sonucu beyin kanaması geçirerek hayatını kaybetmiştir.
4 Nisan 2009’da Amara yürüyüşünde polisler tarafından katledilen 21 yaşındaki Kürt öğrenci Mahsum Karaoğlan, 6 Aralık 2009 yılında Diyarbakır’da bir gösteride polisin hedef gözeterek vurduğu Kürt öğrenci Aydın Erdem, 12 Mayıs 2010 tarihinden Muğla’da Gültekin Şahin adındaki polis tarafından öldürülen Şerzan Kurt cinayetleri devletin öğrencilere dönük sindirme politikalarının bir sonucudur.
Bu öğrenciler göz göre göre devletin resmi kolluk kuvvetleri tarafından katledildiler. Kamera kayıtları ortada, polis isimleri açık, görüntüler, sesler net. Ancak hükümetten ses yok.
Yolsuzluk ve rüşvet operasyonunda, operasyona katılan binlerce polisin, yargılama yapan hâkimlerin, savcıların görev yerini değiştiren, jet hızı ile görevden alma işlemi yapan hükümet bu katliamlar ve üniversitelerdeki linç girişimleri karşısında kılını kıpırdatmıyor.
Çocuklarının yargılanmasına bile tahammül edemeyen, bunun için yeni kanun yapanlar; gençleri, öğrencileri sokak ortasında katleden polisleri adeta ödüllendirmekte, mahkemeye çıkmalarına bile izin vermemektedirler.
Hükümet paralel yapılanma olduğunu iddia ettiği emniyeti, yargıyı, daha dün halk çocukları söz konusu olduğunda "efsane yazmakla, gereğini yapmakla" kutlayıp teşekkür yağmuruna tutuyordu. Bu gün keser döner sap döner gün gelir hesap döner misali, kendi çocukları söz konusu olunca, o aklayıp pakladıkları yargı ve emniyet bir anda çeteci, hukuksuz yapıların sızdığı bir kurum olu verdi.
Buradan hükümete soruyoruz, Aydın Erdemi, Şerzan Kurt’u, Mahsum Karaoğlan’ı, Ali İsmail Korkmaz ve daha nice öğrencileri ve gençleri senin polisin mi öldürdü yoksa cemaatin mi? Öğrencileri öldüren kolluk kuvvetlerini aklayan, onlara koruma kalkanı olan senin yargın mı paralel yargı mı?
Sayın Başkan Değerli Milletvekilleri
Üniversitelerdeki baskılar, linç kampanyaları hakkında defalarca meclis araştırması açılmasını talep ettik. Ancak bu talebi AKP, meclisteki çoğunluğuna dayanarak reddetmiştir.
Bütün bu belirtiğimiz sorunlarını temelini, aslında iktidarların kendi anlayışlarına göre şekillendirmek istedikleri, bilimsel demokratik özgür araştırma yapmayan, tek düze, kendine biat den bir gençlik ve gelecek istediğinin açık göstergelerdir.
Hepimiz gençlikle ilgili konuşurken "gençlik ülkenin geleceğidir" deriz. Ancak geleceğimizi iktidarlar eliyle nasıl kararttığımızı ve ne hale getirdiğimizi de bu vesile ile sizlerle paylaşmış olduk. Araştırma önergemizin gündeme alınması gerektiğini önemle bir kez daha vurguluyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum.kha